18 Kasım 2012 Pazar
Lezbiyen Evlilik & Trans Evlat
Abd'de örnek olası bir çift Pauline Moreno ve Debra Lobel. Dünya üzerinde pek çok lezbiyen çift bulunmakta ama onları ayıran durum ne, şu; 2 yaşında evlat edindikleri çocukları, belli bir yaşa geldiğinde transgender olduğu ortaya çıkıyor. Çift o kadar bilinçli ki çocuğun fikrini önemseyip onun çizdiği hat doğrultusunda onu yönlendirmişler. Çocuk 2000 doğumlu adı kendisinin benimsediği haliyle "Tammy Lobel". Kendini kadın olarak gördüğü için ailesi de 11 yaşında hormon bloklama operasyonunu gerekli hekimlere uygulatıyor, bu sayede erkek fiziksel görünümü elde etmesinin önüne geçiyorlar gelişme çağında. Şimdi sorabilirsiniz, peki o yaştaki bir çocuğun kararı sağlıklı olabilir mi, gerekli uzmanların da zaten desteğiyle bu süreci yürüttükleri için onların da en ufak bu yönden bir sapma olacağından şüpheleri yok, ama olur ya belli bir yaş aralığında 14'lerinde mesela kadın bedenine ait hissetmediğini söyledi çocuk, o zaman da tekrardan çocuğun tedavisini yapan uzmanlar çocuğa kadın hormonu salgılayan ilaçları almayı bıraktırıp, erkek ergenlik hormonlarının çocuğa yüklenmesini sağlayacaklarını belirtiyorlar.
Bu durumun nasıl olduğu vereceğim linkte çok net bir şekilde anlatılıyor ve her adımında sağlıklı bir süreç yürüyor.
Sürece olması gerektiği noktada müdahale etmenin sağlıklılığı bir kez daha kendini ispatlıyor.
Biyolojik cinsiyet vücutta kendini tam anlamıyla göstermeden gerekli tedbirler alınınca ilerki hayatta çocuğun topluma adapte olmasında inanılmaz bir kusursuzluk yaşanacaktır.
Sağlıklı bir cinsiyet geçiş süreci böylece mükemmel bir şekilde tamamlanacak gözüküyor, bunun aynısını kim petras örneğinden hatırlıyoruz.
Çocuk 2000 doğumlu olduğuna göre oturup bekleyelim birkaç sene sonra bu zamanında alınan isabetli kararın çocuğa yansımalarını.
Bu da şunu kanıtlıyor. bir insan cinsiyetini çok küçük yaşlarda tayin edebilir, bunun kararını verebilir. bilimsel uzmanlar da yardımcı olursa bu süreç sorunsuz bir şekilde akar.
Bu başlığı kullanmamın sebebine gelince aslında bu çok basit. toplumsal cinsiyet, cinsellik, cinsiyet hakkında bulundukları durum itibarıyla zaten bilinçli olan bir lezbiyen çift, çocuklarının içinde bulunduğu "transgender" durumu işin bilincinde olmaları sayesinde sorunsuz sürdürmekteler. Şu da ortaya çıkıyor ki eşcinsel evliliklerindeki çocuklarda sağlıksız, olumsuz bireyler topluma salınır inancı bu örnekle yıkılıyor. çocuğunun hakkını, onun kararlarını çekirdeğinden , en küçük halinden itibaren özümseyen lezbiyen çift onun ruhsal olarak mutlu bir aile çatısı altında büyümesini sağlıyor.
En sağlıklı heteroseksüel aile yapılarında bile inanılmaz ebeveyn trajedisi yaşanırken, bu çiftin çocuğu mutlu bir şekilde gündelik yaşantısına devam ediyor.
Şimdi durum bu haldeyken kim, hangi gerekçeyle eşcinsel evlilikteki çocukların geleceğinin çarpık bir halde geleceğe evrildiğini?
En çağdaş, bilimsel methodlarla önlemler alınarak giden bir cinsiyet geçiş süreci yaş ne olursa olsun, kime ne olumsuzluk katabilir?
Bugüne kadar sıklıkla duyduğumuz o yaştaki çocuk ne bilir gibi en ufak bir bilimsel dayanağı olmayan bir söylem hangi zemine oturur buyrun siz düşünün.
İki lgbt durumun ne kadar sağlıklı bir şekilde birbirini izlediğini; duyarlılığın, sevginin iyi bir geleceğin önündeki engelleri nasıl aştığını bu sayede görebiliyoruz.
Ne mutlu dünyaya önyargısız bakabilene. Ne mutlu "öz" mutluluğu ve sonuçlarını görebilene.
http://www.dailymail.co.uk/news/article-2043345/The-California-boy-11-undergoing-hormone-blocking-treatment.html
Not: Bazı kısımlar da ufak hatalı veriler vermiş olabilirim ama aşağı yukarı durum bu şekilde. Linkte lütfen kendiniz en sağlıklı şekilde inceleyiniz.
4 Kasım 2012 Pazar
Fatmagül Berktay-Christine De Pizan
Bildiğimiz tarih boyunca kadınların ezilmesi durumu, şu ya da bu derecede, bütün toplumlarda gördüğümüz bir olgu; ama buna sistemli bir karşı çıkışı her zaman görmüyoruz. Bu sistemli karşı çıkış, elbette belli toplumsal ve tarihsel koşullarda ya da belli koşulların ortaya çıkmasıyla gündeme gelir. Dolayısıyla Türkiye’de feminizmden söz etmeden önce, böyle bir karşılaştırmalı çerçeve çizmekte yarar vardır. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tarihe baktığımızda karşı çıkışın, direnmenin ipuçlarını ve örneklerini görürüz, ama bu karşı çıkış ister istemez çok uzun bir zaman dinsel bir çerçevede sürdürülmüş ve Batı’da iyice geri bir noktadan, bir savunma noktasından gerçekleşmiştir. Bu, kadının da insan olduğunun kabul edilmesi noktasıdır. Takdir edersiniz ki bu iyice geri bir noktadır, yani lanetli Havva, ilk günahın müsebbibi olan Havva imgesinin reddedilmesinden hareket etmek zorunda kalınır. Hıristiyanlığın doğuşu ile birlikte, kadınların Kutsal Kitap eleştirisi de ortaya çıkar. 14. yüzyılda kadınlar adına konuşan Christine de Pisan, "Hiçbir günah kadınınki kadar büyük değildir diyorlar ama, kadınlar adam öldürmezler,kentleri yerleri bir etmezler, halkı ezmezler, toprakları yağmalamazlar, kundakçılık yapmazlar, ya da sahte sözleşmeler düzenlemezler. Kadınlar nazik, şefkatli, yardımsever, alçakgönüllü, basiretli varlıklardır. Evet, Havva günah işlemişti ama Adem de ondan iyi sayılmazdı" derken bu savunuyu dile getirmektedir. Hıristiyanlığın ilk dönemleri ile sonraki dönemleri arasında da kadınlara yaklaşım açısından farklar vardır, ancak var olan ataerkil paradigma hiçbir zaman bütünüyle reddedilmez, çünkü ister istemez siz bir dinsel çerçeve içindesinizdir ve o çerçeveyi tümüyle sorgulamak ve reddetmek yerine onun içinde bazı düzeltmeler önermek zorunda kalırsınız, bu nedenle "Kadınlar o kadar da kötü değildirler" diye bir savunma yapsanız da o çerçevenin, matriksin kendisine meydan okumuş olmazsınız.
1 Kasım 2012 Perşembe
Noam Chomsky Style & En Anarko Gangnoyik Yoruma Merhaba
Massachusetts Institute of Technology (MIT) ve Noam Chomsky işbirliği tarihin gördüğü görebileceği en anarko gangnoyik yorumu gözler önüne serdi.(03.20'ye dikkat)
2 Ekim 2012 Salı
Lise Meitner&Nobel Ödüllerinde Kadın
Kimi nobeller kadınların ellerinden çalınmıştır. birazdan altta anlatacağım olay gibi.
Haber çok eski ama saçlarımı ağırttı. Böyle düşünen ve tarihin çöp sepetindeki Nobel çöp kovasına girmiş o kadar gereksiz sikliler vardır ki. bu anlatılmaz. Bazıları çok değerli olduğu kadar bazıları da yenmiş elmanın kurusu kak gibidir.
Şu bir gerçektir ki, tarih denen şaibeli mabet kadınların icraatlerinin halı altlarına saklandığı dipsiz bir kuyudur. Lise meitner bunların en önemlilerinden biridir.
Avusturyalı bir fizikçi olan Lise Meitner'ın parlak geleceği erkek terörizmine kurban gitmiştir ya da perçinleyerek elde ettiği bir takım durumları da yine erkekler çalmıştır.
Kadınların yüksek lisans okumasına izin verilmeyen bir ikinci cihan harbi öncesi Almanya'sında o kendini bu sorunu aşmaya adamış ve Almanya'da ilk kadın profesor olmuştur.
Emile Du Chatelet’nin bilim prensiplerini takip eden Einstein dünyayı sarsan e eşittir mc kare'yi bulmuştur. Onun açtığı yolu da daha da aralayan Lise Meitner olmuştur. fisyon adında yine dünyayı sarsan buluşu yapmıştır. Düşünün ki kendisi bu çalışmaları sırasında kadın olduğu için çok küçük bir atölyede çalışırken diğer bilimle uğraşan erkeklere envai çeşit malzemeli imkânın olduğu kaboratuvar tahsis edilmişti.
Dönem Nazilerin dönemidir ve baş belası naziler lise'mizi Almanya'da çalıştığını görmek istemezler. Kendisi Yahudi olmasına rağmen bir süre daha avusturya vatandaşı olduğu için laboratuvarda çalışmalarına devam eder. Ancak Avusturyayı da işgal ettiklerinde naziler kaçınılmaz bir şekilde akademi çalışmalarından sürülür. Naziler onu toplama kampına ya da kendi fikirlerini dünyayı imha edecek bombalar yapımında kullanmasına fırsat bırakmadan o ülkeden kaçar. Hollanda'ya gider.
Büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Lise'nin çalışma ortamı resmen faşistler tarafından derdest edilmiştir.
Lisemiz bununla da kalmamış ikinci bir skandalı Almanyadayken beraber çalıştığı Otto Hahn isimli erkek kimyacıdan görecektir. Aslında zerre matematik ve fizik bilgisi olmayan bu sikli Hahn'a, Lise Meitner, bilgisi sadece kimyadan ibaret olan Hahn'a yardım etmiştir. bu yardımı sonucunda %75 Meitner'ın payı olduğu fisyon^u bulmuşlardır. Ama gelin görün ki geberesice kimyacı Otto Hahn bu buluşun üstüne konmuştur. 1944 yılında nobeli alırken kendisi bu keşifte büyük payı olan Lise Meitner'ı unutmuştur. Makalelerinde dahi bahsetmemiştir. O dönemki anti-kadın ortamın etkisiyle kimse de gerçeği bilememiştir.
Üçüncü ağır darbeyi A.b.d vuracaktır Lise Meitner'a. Kendisinin bulduğu fisyon buluşu, milyonlarca insanın ölümüne yol açacak bir şekilde kullanılmıştır. kendisine atom bombalarının imalı için Abd bir teklif yapmış ve bunu şiddetle reddetmiştir meitner. asla askeri amaçlar için çalışmayacağını belirtmiştir. ancak beyinsiz bir takım sikli yaratıklar bulmakta gecikmemiştir Abd. Frisch ismindeki bilim insanı atom bombası üretecek olan ingiliz takımına dahil edilmiştir. daha sonrası ise malüm.
Kıssadan hisse.
Başta da dediğim gibi, tarih denen şaibeli mabet kadınların icraatlerinin halı altlarına saklandığı dipsiz bir kuyudur.
27 Eylül 2012 Perşembe
Deprem Makinesi ve Nikola Tesla
Herkesin elektriğe ücretsiz ulaşması için çaba vermiş ve
"deprem makinesi" gibi bir icatla depremleri önleyebilecek bir
kişiymiş. deprem makinesi prensibi kısaca şöyle:
Her cismin, eşyanın eğer bir rezonans frekansı var ise,-
yani salınım, titreme gibi hede hödöler- nasıl ki filmlerde bağırıldığında bir
cismin özgül rezonans frekansına eşdeğerse bağıranın ses tonu o bardak çatlar,
işte öyle bir örnekteki gibi iki nesne arasındaki eş salınım dereceleri
eşitlenebilirse ve hangi derecede frekansın gerçekleştiğini belirleyebilecek,
ölçebilecek bir aygıt geliştirilirse ve bu rezonans frekansıyla elde edilen
vibrasyonlar uzaktan kumanda aletinde olduğu gibi bir osilatör yardımıyla
sinyal iletebilecek, artırılabilecek hale gelirse her obje un ufak olabilir.
Bknz: Takoma köprüsü sene 1940(Elbette ki bir osilatör yoktur)
Elbette bu, kötü emellere alet edilebileceği gibi
depremlerin önlenmesinde de kullanılabilir. Yani frekansı osilatör yardımıyla
anti-doğal bir şekilde artırılırsa bu mümkün olabilir.
Sene 1898'de Nikola Tesla ayarlanabilir alarmlı osilatör
yaptığını ilan eder ve inşaati sürmekte olan bir binada kullanma denemesi
fikrini öne sürer. inşaat halindeki bu binada deneyimlerini bay tesla eni konu
şöyle anlatır:
-Birkaç saniye içerisinde binanın sallandığını hissettim. 10
dakika daha devam etseydim binayı yıkabilirdim. Aynı cihazla Brooklyn köprüsünü
1 saat içinde yerle bir edebilirim.
11 Eylül 2012 Salı
Sappho'nun serzenişi & Hani Edepsiz Bizdik
![]() |
| Lirik Şair Sappho efsaneye göre elindeki liri çalmaya başlar. Doğduğu yer Lesbos, bugünkü adıyla "Midilli"dir. |
Ama..Ama.. Hani edepsiz bizdik. Hani sersefil en liriksel duygularımızı ikibinonikilere akıtacaktık. boşversene. İkibinonikiyi geçtim on iki tane duygu kırıntımızı aktarsaydık o da yetecekti bana. Yine mitolojik tarlada boynum bükük yüzümü gölgesiz toprağa çevirmeyecektim. Ama çevirttin işte. Biz amışma derken. Sen koruyuculuk dedin. neyi korudun? Gelenek adında sakallı hücreleşmeyi. E sonuçta? Muhafazamışmaya uğrattın. Hani ortaklaştırdığımız tenlerimizde ellerimizle dudaklarımızla seyrüsefere çıkmıştık. Hiçbirini yapmadın.
Sen lesbosu midilli yaptın ve denizinin açıklarında boğuldun. bense hatıratlarımı gönderdim yirmi bir tane olan yüzyıllara. tabii neye yarar? Düşünceler içindeyim halen. en başta da bana söz vermiştin ya. Hani en arsız bizdik. Ar ve edebi sepetlemiştik. Hani en edepsiz bizdik!?
9 Eylül 2012 Pazar
Türkiye'nin ilk lezbiyen yazarlarından Güner Kuban
Adı da soyadı da değişti sürekli, cinsel tercihleri de...
Hayatı hep uç noktalarda, ama kendi yolunda ve istediği gibi yaşadı. Veda
yolunu da kendi istediği gibi seçti... Genç ruhunu bedeni kaldıramayacak hale
gelince, kendini canlı canlı donduran ilk insan olacak. Cesarete bak, delilik
noktasında. Zaten kendini ‘çılgın’ olarak tanımlıyor. “Çocukluğumdan beri
yaşamımı hep kendi kurallarımla daha doğrusu kuralsızlığımla yaşadım” diyen
Türkiye’nin en marjinal kadını Güner Kuban, artık 76 yaşında ve son yıllarını da
yaşam misyonunu gerçekleştirmeye adamış. Aslında o tam bir cumhuriyet kadını,
türünün son örneklerinden. Otoriter, ne istediğini bilen, ayakları yere sağlam
basan. Buna rağmen tam bir Balık burcu, insanlara güvenen ve duygusal.
Duygusallığını yükselen burcu aslanla kamufle etmeye çalışıyor. Eski kız
arkadaşlarıyla hala görüşüyor, “aşk bitse de dostluk baki” diyerek. “Aşkta
saygı çok önemli” diyor ve sevgililerinin ismini ifşa etmekten kaçınıyor...
Seksten hiç bahsetmiyor, ilişkide romantizm, dostluk ve eğlence ön planda.
Zaten yıllar önce sevişmenin romanını yazmış, zamanında büyük kıyamet koparan
kitabı: “Sevişmenin Rengi”... Şimdi de büyük tartışmalar yaratacak bir
senaryoüzerinde çalışıyor. Sıradışı olmayı o kadar benimsemiş ki; “Herkes
homoseksüel olsa ben heteroseksüel olurum” diyor. “Lezbiyen olduğum için
Türkiye’de bana kimse tavır almadı, dışlamadı. Çünkü iki kadının ilişkisi
erkekleri rahatsız etmiyor. Bir kadın bir erkekle ilişkiye girse kocası çeker
vurur, ama söz konusu bir kadın olunca, tam tersi tahrik edici buluyorlar”
diyerek de toplumumuzun lezbiyenlik konusundaki genel görüşünün altını çiziyor.
Türkçe dışında beş dil biliyor: Fransızca, İngilizce, Almanca, Hollandaca ve
Yunanca. Üç kere evlenmiş ama bu adamların hiç birine aşık olmamış. Daha
doğrusu hayatı boyunca hiçbir erkeğe aşık olamamış. Yıllarca 3 ülkenin en iyi
aylarını paylaştırıp yaşamış ta ki 1996 yılına kadar. 10 günlüğüne tatile
geldiğiBodrum’da “kaybettiğine inandığı yaşam sevinçlerinin geri gelmeye
başladığını” hissederek ev yaptırmış ve orada yaşamaya başlamış. Güner Kuban’la
Bodrum Yalıkavak’taki evinde hayatından konuştuk...
RÖPORTAJ: Figen Onur Ertan
En baştan başlayalım Maria Josephine, Sabiha, Güner ve
Mezagua... İsminiz sürekli değişti.
Evet ilk ismim Maria Josephine. 6 aylıkken vaftiz
edildiğimde konuluyor. Ailem Hıristiyan filan değil ama Yunanistan’da maddi
sıkıntı çeken annem 4 çocuğunu okutabilmek için göstermelik de olsa katolik
olmayı kabul ediyor ve adı Madam Eva oluyor. Yine maddi sıkıntı yüzünden beni 6
aylıkkenAtina’daki St. Joseph Okulu’na yatılı olarak vermek zorunda kalıyor.
Sonra 6 yaşında okuldan alıp Türkiye’ye kaçırırken gemide bana bir Türk ismi
bulmaları gerekiyordu. Hatırlıyorum, herkes hatırladığı isimleri yazıp bir
torbaya koydu, elimi sokup ‘hadi çek’ dediler. Ben de çektim ve annem şaşırdı.
“A bu benim annemin ismi” dedi. Sabiha’yı çekmişim. Sonra İstanbul’a geldik.
Dayım Almanya’da evlenmiş ve o da çocuğuna aynı ismi koymuş, teyzemİtalya’da
evlenmiş onun çocuğa da Sabiha. 3 Sabiha oldu evde. Sabiha deyince herkes
koşuyor. Birinin ismini değiştirelim dediler. En küçük, hem de alışık isim
değiştirmeye diye beni seçtiler. Bu sefer Güner oldum. Bu da 14 yaşına kadar
sürdü. Babam gelince; “Senin adın ‘Mezagua’ olsun dedi. Biz geldiğimizde anneme
7 isimlik bir liste verdiler, soyadı için bunlardan birini seçin dediler. Her
şey yasaktı. Annem de kısa diye Şay seçmiş. Ben büyüdüğüm zaman sıkıldım, Kuban
nehrinden ilham alarak Kuban soyadını seçmeye karar verdim.
Neden Fransız okulu?
Annemler Yunanistan’da sürgündeyken doğmuşum. 1935 yılında.
Doğduğumda avuç izimi almak istediklerinde elimi çekmişim. Bu doktorun
dikkatini çekmiş. Çünkü başka bebekler bunu yapmıyormuş. Dahi olduğumu
düşünerek geleceğimi garantileyeceklerine söz vermişler. Verecek sütü bile olmayan
ve sefalet çeken annem mecburen kabul etmiş. Böylece 6 aylıktan 6 yaşına kadar
süren Saint Joseph Fransız mektebi maceram başladı. Tahta sıralarda oturup hep
ev yapmaya çalışıyordum. Ev yok, anne yok. Hep demir kapıya bakıyordum annem ne
zaman gelecek diye.
Anneniz Seher Hanım hep aileye kol kanat germiş, güçlü bir
kadınmış, biraz anlatır mısınız?
Seher Hanım’ın anneannesi Ruslar’ın baskısı nedeniyle ana
vatanını terk etmek zorunda kalmış Gürcistanlı bir prensestir. İstanbul’a
geldiklerinde yanlarında getirebildikleri mücevherleri satarak, Yıldız
Sarayı’nın karşısında bir konak satın alırlar. Alımlı bir genç kız olan Seher
Hanım, yaşından da büyük göründüğünden sarayın dikkatini çeker. Sürekli
saraydan hediyeler gelir. Sabiha Hanım saraydan gelen bir izdivaç teklifini
geri çeviremeyeceğinden korktuğu için kızı Seher’i bir an evvel evlendirip
saraydan ve Beşiktaş’tan uzaklaşmasını ister. İlk izdivacı daha sonra intihar
edecek olan, Jön Türk’lerden Aslan Bey’ledir. Bu arada babam annemi Yıldız
Parkı’nda görüp aşık olur. İkinci görüşü, annemin düğün günüdür. Annem dul
kalınca onunla evlenmek için babam karısından boşanmaya karar verir. Boşanır ve
annemi istemeye gelirken annemin ikinci kocası ile evlenmek üzere gelin
olduğunu görür. Annemden yaşça büyüktür Ruşen Bey. Annem ikinci evliliğinde
mutlu olmaz. Babam bunu duyunca Şam’a gelerek annemi kaçırır ve böylece
evlenirler.
Türkiye günleri nasıldı?
İstanbul’dan Bandırma’ya geçtik. Büyükbabamın konağına.
Okula gidiyordum, orada hep kovalanıyordum “Hainin çocuğu” diye. Her seferinde
koşarak eve gelir ve ‘bir hainin çocuğu olmadığımı size kanıtlayacağım’ derdim.
Bu duruma tahammül edemeyen annem Ankara’ya taşınmamız gerektiğine karar verdi.
Bandırma’daki olayların yaşanmaması için, ağabeyimin babam olduğunu söylemek
zorunda kaldık.
Ne kadar sürdü bu yalan?
Orta ikideki tarih dersine kadar. Bir gün tarih
öğretmenimiz; “Çerkez Ethem kardeşler İştirakyün Partisi’ni kurmuşlardı,
iştirak komünizm demektir. Demek oluyor ki, Çerkez Ethem kardeşler
komünisttiler” demişti. Ben karşı çıktım: “Hocam eğer Çerkez Ethem kardeşler
komünist idiyseler, Atatürk ve İnönü’nün de komünist olması gerekir” demiştim.
Bunu duyan öğretmenin yüzünün rengi mosmor oldu. “Bu nasıl saçmalama, nereden
uyduruyorsun?” diye haykırdı. Ben anlatmaya başladım: “İlk Büyük Millet
Meclisi’nin Rusya’dan gelen vagonlar dolusu altınlarla kurulmuş olduğunu,
geceleri gizlice altınları taşıyanlardan dinledim. Ethem Bey’in ağabeyi, o
dönemin Saruhan mebusu Reşit Bey’in kızıyım. Amcam, babam, Atatürk ve
İnönü’nün, kalpakların tepesindeki kırmızı çuhaları kendi elleriyle dikmiş
olduklarını kendisi bana anlatmıştı” dedim. Tarih hocası önce şaşkınlıkla ağzı
açık bakakaldı sonra beni sınıftan kovdu. Tarih kitabını öğretmenin kürsüsüne
attım ve “Gerçekleri yansıtmayan tarih kitabı da sizin olsun” diyerek dışarı çıktım.
Sınıftan çıkınca derin bir nefes aldım. Yalan bittiği için kanatlanıp uçacak
kadar hafiflemiştim.
Sonra?
Alman Lisesi’ne gittim. Ressam olmak istiyordum. Babam beni
Almanya’ya gönderdi. Ama mimarlık daha çok hoşuma gitti, ressamlığı hobi olarak
yapmaya karar verdim, çünküpara kazandırmıyordu.
Mesleğiniz mimarlık ama Amsterdam’da gece kulübü ne alaka?
25 yıl Amsterdam’da yaşadım. Ama gece kulübünden önce büyük
bir turistik merkez açtım. Kendi parası ve gazetesi vardı. Hollanda’nın bütün
el sanatları orada yapılıyor, sergilenip satılıyordu. Yukarıda bir gece kulübü
vardı. 3 yıl çalıştırdım orayı. Sonra çok iyi paraya sattım ve gezdim.Hawaii’ye
filan gittim. Birkaç yıl hiçbir iş yapmadım. Amsterdam’a geri geldiğimde gece
kulübünü açtım, Homolulu. 22 yıl bu gece kulübünü işlettim.
Neden kapattınız?
Bütün gazeteciler röportaj yapıp bu soruyu sordu o zaman.
Kapatma kararı aldım, çünkü uyuştucu geldi şehre. Uyuşturucuya karşı savaştan
bıktım. Yoksa daha devam ederdi.
Cinsel kimliğinizi hiç saklamadınız...
Evet yalanı sevmem. Benimki cinsel tercihden çok yaşam
biçimi. Dünyanın her yerinde kadın sevgililerim oldu. Kadınlarla yaşamayı
seçtim. Gezmeyi, eğlenmeyi çok severim. Çok güzel günler geçirdik. Hala bu
yaşımda çıkıp hangi barı dağıtsam derim. Benim bu tercihim isyankar
kişiliğimden kaynaklanıyor. Çok para kazandım, beraber yedik. Para tutmam
zaten, giden hep gelenden fazladır.
Eski sevgililerinizle hala görüşüyor musunuz?
Hayatta olanlarla hala görüşüyorum. Dediğim gibi dünyanın
her yerinde kız arkadaşlarım, eski sevgililerim var. Hepsiyle dostum. Hatta
geçen doğumgünümde geldiler, burada kutladık.
Burada da arkadaşlarınız var, peki Eva Mengi?
Onunla hakkınızda epey söylenti çıkmıştı bir dönem... Eva
benim çok iyi arkadaşım. Her kadın arkadaşım benim sevgilim olacak değil ya.
Bak seninle de iyi arkadaş olduk. Benim erkek arkadaşım da çoktur. Şimdi yaz
geliyor, eve sürekli dostlarım gelir gider. Kadın erkek. Yemek yeriz içeriz,
oturur sohbetler ederiz, eğleniriz. Benim burada 50 yıl önceki eski sevgilim de
var, arkadaşız.
Kendinizi dondurma kararınızın hikayesi nedir?
Evet, böyle bir kararım var, kendimi kesin donduracağım.
Hala yakın dostlarım arasında inanamayanlar var, çünkü içim genç, kıpır kıpır,
yaşam enerjisi doluyum. Ama bedenim tempoma ayak uyduramıyor. Başkalarının
kendini dondurma nedeni şu: Bu hayatı çok sevdiler, devam etmek istiyorlar.
Oysa ben zaten çocukluğumdan beri kendi yaşamımı kendi kurallarımla, hatta
kendi kuralsızlığımla yaşadım, sonuna da kendim karar vermek istiyorum! Çünkü
şöyle düşünüyorum: Başlangıç tamamen saçma. İki kişi seks yapıyor ve biz
istemeden dünyaya geliyoruz. Kimse bize bir şey sormuyor. Çok komik bir
başlangıç var. Fakat yaşlılık bir tuzak. Happy End (Mutlu Son) sadece filmlerde
var. Gerçek hayatta yok. Sonunda mutlaka yaşlanmak, başkalarına muhtaç olmak,
güçten kuvvetten düşmek var. Ben o tuzağa düşmeye niyetli değilim. Zamanım
geldiğinde, bu dizi ve kitap yayınlandıktan sonra yapacağım...
Nasıl yapacaksınız?
Evet. “Tamam zamanı geldi” dediğimde büyük bir parti
vereceğim. Yiyeceğiz, içeceğiz sabahlara kadar, dansedeceğiz. Sonra uçağa
atlayıp Hollanda’ya gideceğim. Amsterdam’da yaptıracağım bu işi. Kolombiya diye
yazıldı, doğru değil. Ne işim var orada? Hollanda’ya gideceğim.
Gidip intihar edeceksiniz bir anlamda?
Hayatıma son vermeyeceğim, ileride uyanmak üzere buza
yatacağım. Ama ölmeden dondurulan tek insan ben olacağım. Ötekiler öldükten
sonra kendilerini dondurdular. Onlar hayatı çok seviyorlardı. 50 - 60 yıl sonra
tekrar devam ettirmek istiyorlardı. Ben öyle değilim. Çok meraklı biriyim. 50
yılda bir gelip, şöyle etrafıma bakıp tekrar kendimi dondurtmak isterim. Uzaya
ilgim var. Aslında bizim gibi 5 milyon tane yıldız var. Kim bilir neler var.
Işınlanma olacak belki o zaman, teknoloji ilerliyor, hepsini, bütün buluşları
görmek istiyorum.
Ne zaman çözüleceksiniz?
Bilmem, 30 yıl sonra belki. Çok kıskanıyorum gençleri. Pıt
pıt çıkıyorlar merdiveni. Pencereden bakıyorum bazen, surf yapıyorlar. Aslında
gidiyorum marinaya, gece bir buçuğa kadar dans ediyorum. Bırakmıyorlar orada
kadın erkek çekiştiriyorlar beni. Sonra geliyorum sabah 4’e kadar burada da
dans ediyorum. Çünkü ruhum genç benim, 17 yaşında. Beden bir süre sonra ayak
uyduramayacak ruhuma. Ben ruhumdaki yaşta uyanmak istiyorum, 17 yaşında
olacağım uyandığımda.
80 yaşında buza yatınca yine aynı yaşta uyanmanız gerekmiyor
mu?
Ben nano teknolojinin bunu yapacağına inanıyorum. Nano
teknoloji dev adımlarla ilerliyor Amerika’da. Şimdi şöyle olacak. Gideceğim
beni uyutacaklar... Tekrar uyandırıldığımda yapay kan vücuda zarar verecek
doğal olarak. Nano teknoloji bu zararı yok edecek. Yani nano teknoloji
buzlanmanın verdiği zararı yok ettiği gibi girip vücuttaki hasta, problemli
hücreleri onaracak. Bakacak karaciğerde arıza var, karaciğeri onaracak.
Yaşlanmanın verdiği hasarları tespit edip onları onaracak. Hücreler
gençleşecek, ölen hücrelerin yerine yenisi gelecek. Ben de genç olarak
uyanacağım. Zaten ölümbir son değildir, hastalıktır. İşte bunun tedavisi
yapılmış olacak.
Uyku derken...
Uyuyor olacağım. Ölmeyeceğim yani. Ben uyurken bütün kanımı
boşaltacaklar. Damarlarıma yapay kan zerkedecekler. Bu yapay kan, yani eksi 50
derecede gliserol vücuduma yayılınca bedenimi donduracak. Sonra dondurulmuş
bedenimi konteyner içine koyacaklar. O konteynerlar nükleersaldırılara, yangına,
her şeye dayanıklı, içinde sıvı nitrojen var. 150 bin doların 80 bin doları
işleme ve konteyner’a alınıyor. Gerisini senin için saklıyorlar ve
işletiyorlar. Yani tekrar kalktığında beş parasız kakmıyorsun. Ama Amerika’da
şöyle bir dava oldu. Kendini buza yatırmış bir kadının çocukları dava açtı. Ama
mahkemeyi kazanamadılar, parayı alamadılar. Hatta kilisede de tartışıldı.
Kendini dondurma din tarafından da ölüm olarak kabul edilmiyor.
Kendinizi canlı canlı buza gömeceksiniz yani?
Evet, aynen Eskimolar gibi. Eskimolar da çok yaşlanınca ben
artık işe yaramıyorum diye gidip kara yatıyorlardı, ölüyorlardı. Çünkü en tatlı
ölüm karda donarak ölmekmiş, soğuyarak. Belki de Eskimolar sistemde
kalacaklarını biliyorlardı.
Peki daha önce ölürseniz ne olacak?
Eh planım dışında olacak ama yakınlarım telefon edecekler
hemen Amsterdam’a gönderileceğim, aynı işlem yapılacak.
Bunun süresi yok mu?
Öldükten sonra 24 saat içinde olması gerek. Ama biliyorsun
toprağa gömüldüğümüzde her şey ölmüyor. Toprak en büyük laboratuar. Aradan 5
bin yıl bile geçse tek bir damladan insanın kaşını, gözünü her şeyi
çıkarabiliyorlar. Bir sürü insan ölümden çok korkar, ben korkmuyorum. Benim
rüyalarım çok güzel. Geceleri gündüzlerden çok daha fazla eğleniyorum. Bazen
diyorum “Eh Güner sen dünyada her şeyi gördün, çok eğlendin, gitme zamanı
geliyor.”
Türkiye’de kendini donduracak kişi sayısı arttı mı?
Gazeteler yazdığında 14’tü. Şimdi 18 oldu.
Arkadaşlarınız ve sevgiliniz “yapma” demiyor mu?
Ben hep kendi bildiğim yolda gittim. Bir misyon yüklendim.
Senaryolarım ve kitabım bitsin, daha fazla yaşlanmadan bu kararımı uygulamaya
geçirmek istiyorum. Tabii arkadaşlarım da, sevgilim de istemiyor. “Gitme! İzin
vermeyiz, bırakmayız, istemiyoruz” diyorlar. Ama dedimki onlara da “Ben elden
ayaktan düşüp, başkalarına muhtaç duruma düşmek istemiyorum.” İnanamıyorlar ama
dediğim gibi projelerim hayata geçsin, zamanı gelmiş olacak.
Üzerinde çalıştığınız projeler neler?
Hem dizi hem de film senaryosu. Aynı anda ikisini de
yazıyorum. Bir de kitapta toplayacağım hepsini, adı “Benim Amcam Hain Değildi’
olacak. Dizinin yapımcısı Murat Aslaner. Annemi Pelin Batu canlandıracak, zaten
tip olarak ona çok benziyor. Ben bunu dizi olarak yaptım ama Muhittin Kandur’la
filmini çekeceğiz. Kandur, geçen yıl Monaco Film Festivali’nde bütün jüri
ödüllerini toplayarak birinci olan ve 7 ödül alan Çerkez filmini çekmişti,
Çerkez Ethem’in hayatını anlatan bir film yapmayı planlıyordu. Beni buldular ve
Muhittin Bey’le konuşmaya başladık. Film İngilizce ve uluslararası bir film olacak.
Sonra da TRT’de dizi olacak. Turizm Bakanı projeyi destekliyor. Ama bazıları bu
projeden müthiş çekiniyor. Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan aylarca evvel, amcam
Ethem Bey babamın çiftliğinden ve çevredeki çiftliklerden ekip oluşturarak
kendi kuvvetleriyle düşmana karşı savaşmaya başlamıştı. Sonradan vatan haini
ilan edilmesi çok yanlış ve ben artık bunun düzeltilme zamanının geldiğini
düşünüyorum. Bu benim yaşam misyonum.
Senaryoda bir çocuğun, yani sizin gözünüzden anlatılıyor
yaşananlar...
Evet. Benim gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım ve
annemle babamın anlattıkları. Yani tarihi yaşayan birinin, benim gözümden.
Kitabı ne zaman yazılacak?
Film ve diziden sonra kitabını bastırmak istiyorum. Çünkü
film geçer, dizi geçer, kitap kalır. Burada müthiş acı çeken iki insan var.
Annem ve Ethem Bey. Bütün bunları yazılarımda anlatacağım. Kadının hayatı
inanılmaz çilelerle dolu. Birinci kocası Jön Türk’lerden. İntihar ediyor.
İkinci kocası ile anlaşamıyor. Ondan kaçıp babamla evleniyorlar. Annem
Bandırma’daki konağa yerleştiğinde “Evde 20 hizmetçi var, artık bana bir şey
olmaz diyormuş” kadıncağız. Ertesi gün gazeteyi açıp manşette “Şayan- ı hayret
bir ihanet, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin Yunan’a İltihakı!” yazısını okuyunca
düşüp bayılıyor ve 3 ay kendi çocuklarını bile tanımıyor.Kayseri’ye sürüyorlar.
Ama annem çok kuvvetli ve medeni bir kadındı. Oradan kaçıp babamla buluşmanın
yolunu da buluyor. Dizide bu hikayeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyorum
zaten. Sonuna kadar da hep “Koca koca kayalardan ferik gibi uçsun” diyordu.
Ferik bir kuştur. Bir de Ali Bey’e çok acırdı, büyükbabama. Rusya’daki hayatı
zaten dramlarla doluymuş. Oradan kaçıyorlar, burası onların ikinci vatanı.
Burayı benimsiyorlar. 5 oğlu var. İkisi askerde savaşırken ölüyor Türkiye için.
Geri kalanların ikisi Harbiye’ye gidiyor, babamla Tevfik Amcam. En küçük oğul
Ethem’e “Aman sen gitme” diyor ama o da evden kaçıp gidiyor. Üç çocuğu ve
torunlarıyla beraber buradan da sürülüyor. Büyük bir drama değil mi bu?
Bu anlattıklarınızı bilmiyoruz tabii...
Sık sık göreceksiniz dizide. O dönem Mustafa Kemal’in
yazdığı telgraflar. “Adınız Türk istiklal savaşına altın harflerle
yazılacaktır” diyor. Dedemin anılarında var. ‘Ethem Bey Ankara’ya gelecek’ diye
bekleniyor. Mustafa Kemal arabasını tahsis etmiş ama “Hayır siz atlarınızla
gidin diyorlar, üniformalarınızla”. Bunlar atlarla Ankara’ya giriyorlar, bütün
sokaklar kalabalık. Herkes Ethem Bey’in atının ayaklarını öpüyor “Kurtarıcımız
geldi” diye. Babam da Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı ve sıra arkadaşı. Çok
yakın arkadaşlar. Ethem Bey içeri giriyor, Halide Edip var holde. Mustafa Kemal
Ethem Bey’i kucaklıyor, ve o kadar çok sıkıyor ki odadan çıktığı zaman
yanakları kıpkırmızı. Ethem Bey bunun üzerine Halide Edip Adıvar’a bakıyor ve
diyor ki “Sevgisini böyle coşkuyla gösteren birinin kininden korkmak lazım”.
Halide Edip Adıvar’ın anılarında vardı, orada yazıyor. Ben daha çok annemden
babamdan işittiğim şeyleri yazdım.
Amcanız Ethem Bey hiç evlenmedi değil mi?
Hayır evlenmedi. Ama Murat Bardakçı tersini söylüyor: “Benim
büyük annemle evlendi, elimde boş kağıdı var” diyor. Ben de diyorum “Ne zaman
evlendi bu adam?” Evlenmeye hiç vakti yoktu ki. Son aylarda Mustafa Kemal’den
hep haber bekledi, dağa çıkmadan önce. “Belki bir hata var anlaşılır her şey
düzelir” diye ümitle gezdi. Babamla amcam çok gittilerÜrdün’e onu görmeye.
Babam sadece bu mecliste değil ötekiMeclis-i Mebusan’da da mebustu.
Entellektüel bir adamdı. Yakın
Yani Çerkez Ethem
evlenmiş ve boşanmış mı?
Evet. Ben de “Bana gönderin bu belgeyi” diyorum ama
göndermiyor.
Bu dizi yayınlandıktan sonra özellikle Atatürk’le ilgili
bölümler çok konuşulacak. “Atatürk İsmet İnönü’nün sözleriyle mi hareket etti”
diye.
Evet ve benim buna bir sözüm var. Acaba neden Atatürk son
yıllarda İnönü ile konuşmadı? Benim babam onun çok yakın sınıf ve sıra
arkadaşı, beraber büyüdüler, beraber savaştılar. Yani pişmanlığı yok muydu? Bu
dizi ve film kesinlikle anti-Kemalist değil, anti-İnönist olacak.
Aralarında büyük rekabet mi vardı?
Tabii canım, baştan beri. Babam anlattı bana. Bir gün
Atatürk babamla iniyor merdivenden, diyor ki; “Reşit ya, o senin kardeşin ne
yakışıklı. Sana benzemiyor. Uzun boylu, çakır gözlü. Bir de çok kahramanlık
haberlerini alıyorum, çok iyigerilla savaşçısıymış”. O sırada İnönü geliyor.
“Kimi methediyorsunuz?” diyor. Atatürk, “Reşit’in kardeşini methediyoruz” diye
cevaplıyor. İnönü de “Ha ben onun pek asi olduğunu duymuştum” diyor. Adam daha
görmeden kıskanıyor. Babam da “Hadi canım, asiliği filan yok. Sen onu resmen
kıskanıyorsun. Ben seni savaşlarda az çalıların arkasından çıkarmadım” diyor.
Atatürk de ikisine bakıyor, diyor ki: “İsmet, sana bu Ethem’in yanında resim
çektirmemeni tavsiye ediyorum”. O noktada başlıyor bence her şey.
Sonu nasıl bitiyor?
Zaten senaryoda da yazdığı gibi son dakikaya kadar denemeye
devam etti Ethem Bey. İki tane adam gönderdi düzenli orduya. Ve dedi ki
“Anlaşma istiyorum”. Onlar hemen tutuklandı. Atatürk’ün anneme yazdığı mektup
var. Mektupta, “Hanımefendi Reşit sizin kocanızsa benim de sıra ve silah
arkadaşımdı. Her inkılabın kurbanları olur. Ne yazık ki bu, en yakın
arkadaşımın başına geldi” diyor.
Bu yazı tarihli Pazar Postası'ndan alıntıdır.
13 Ağustos 2012 Pazartesi
Ağlasan Bile Duyamayız Sesini Mısralarında
Biliyorum çok şey anlatmak istedin,
Biliyorum epeyce yaklaştın,
Biliyorum bir yer vardı her şeyi söylemenin mümkün olduğu
Hem de sen bu derde düşmeden önce
Ama sevgili güzel insan cinsi; koruyamadın bu dünyayı, bak elinden kayıyor gidiyor, kuzey buz denizi eriyor. Kadına şiddet devam ediyor. Üç kuruşa evlatların yitiyor. E, biliyorum çok şey anlatmak istedin ama filmin sonu geldi, kamerada yok el sallayacak, ne yapacağız şimdi? Yahu şaka da değil, emin ol. Neyse, en iyisi son arzunu ifa et, yak bunca gamının üzerine tütünü bol bir sigara.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)
Design by: StarSunflower Studio | Made with Vintage Mini Kit by: Etoile du nord







