Pages

16 Aralık 2012 Pazar

D-ur, Dur! Ur!


Kötü günler sanırım benim için başlıyor, umarım olduğu yerde kalandır. 20’leri 30’ları geçemeyenler kulübüne üye olmak için sanırım erken.

Ancak durmuyor bir şeyler bir şeyleri taşıyor, hissediyorum. Taşımasa kalsa ve kaldığı yerden de iş makinasıyla onu aldırsak ve öyle devam etsek ya olmaz mı? Peki bu onu kabul eder mi? Hangi emperyal, genetiği değiştirilmiş bünyeler bunu getirdi taşıdı zihnime, bilemiyorum.

Direniyorum birkaç aydır. Evet şundandır dedim yok, bundandır dedim yok o sinsi varlık kendini belli etti. okuldur, eylemdir, protestodur derken bir unuttuğumuz bir ben vardı, benden içeri(?). Sabah 7'de o camekanlı yerde olmazsan alamıyorsun sıra fişini, sırayı... E, git sen de 7'de gir sıraya. Sanmıyor musunuz ki gitmedim gittim ama "bir şey soracağım"lar "sonuç gösterme"ler biter mi, bitmez. Bazı tetkikler mi? 3 ay sonraya, 5 ay sonraya. ya 5 ay sonra? e sınav haftası be kuzum. Böyle geldi böyle geçmiş günler.

Sahi dedik özel güzel yerler var di mi? Memleketin her sathı özel poliklinik, tıp merkezi, e haydi anacım kitaba mitaba harcayacağına şu kayekanı, gitte ampaakıllı bir yer de değerlendir. Kendini düşün. Çalış güven. Sırtladık çantamızı (malum filmler benim boyum yüksekliğinde yağmur da yağıyor dedim en akılcısı çantaya koymaktı) bindik metroya. Şu vücuttaki ne menem bir dalgalanmaymış öğrenelim dedik. Eh şu ağrı / vücut ilişkisinin bir adı da konsun dedik. Düştük yollara.

Cebimizdeki birkaç meteliği radyasyonlu cihaza kaptırdık ya! Kaptırdık besbelli. Nükleer karşıtıydık ama gelin görün ki ilk kaytarmayı yine biz yaptık. Bedenimizi kandırıp oraya girdik. Aslında kafamızı kaptırdık. Umarım benimsememiştir. Ey radyasyon beni de yendin ya türlü ışınlarını üstüme gönderdin ya sana ne demeli! Hem, senin varlık nedeninden pay kapanlar bize çalım attı hem de seni kullanmamıza sebep olanlar.


Sgk dediler, senin primin yatıyor dediler ama Kyk'nın son kuruşlarını da kuruşu kuruşuna aldılar. Neymiş sgk olmaya imiş sen o sıfırın yanına bir sıfır daha ekle imiş. Bak sen şu bıyıklı ataerkile! Yürü git dedim içimden, soydun soğana çevirdin...


Enhanced by Zemanta

1 Aralık 2012 Cumartesi

Gözetleme Kulesi-Pelin Esmer

Pelin Esmer'in tecavüz sonrası kadın bireylerin yaşadığı travmatik süreci iyi bir şekilde perdeye yansıttığı film. İstemediği bir doğum ve istemediği, bir şekilde hayatına rol verilmek istenen bir kadın. Hayalleri telsizdeki kod adı gibi"dipsiz göl"e gönderilen bir kadından bambaşka bir hayat yaşaması bekleniyor. Olgun Şimşek'in filmdeki rolünde de olumsuz bir hayata sürükletilen bir kadına destek olması sahici bir derde ortak olma durumundan ziyade "bencil"ce bir ortak gelecek hayali. Türkiye'nin binlerce farklı yerinde de aynı terane söz konusu değil mi? Sözde çaresizliğin pençesine düşmüş kadına kol kanat geren erkek figürü ve bu erkek figürünün kadını tamamen sahiplenmesi, onun üstünde tek söz sahibi olarak kendini görmesi. Çünkü zaten ona göre toplumun hayatın her alanından ekarte ettiği bir kadına kucak açması müthiş bir babayiğitlik örneği. hayatta düşenin sözü olmaz dercesine Olgun Şimşek'in Nilay Erdönmez'in dinlenme tesisinde bıraktığı bebeği getirip daha sonrasındaki kadına karşı dayatmacı hareketleri gerçekten tahammül edilemez.

Sürekli olarak kadından bebeği emzirmesini istemesi, kadının travmasına sadece napsaydım bebeği kör kıyamette mi bıraksaydım eksenli yaklaşımı filmdeki birçok Olgun Şimşek bencilliğinin tezahürüdür. Bir sahnede yine kadına verdiği emzir emri sonrasında sütüm yok cevabını almasıyla git mutfakta tencerede süt var, onu kaynat içir demesiyle bulduğu çare yine erkek savurganlığını, başıboş vermişliğini gözler önüne seriyor. Bu aldırmazlık hali kadının artık bunalıp o gözetleme kulesinden gitmesi sonrasındaki Olgun Şimşek tepkisizliğiyle yine ortaya çıkıyor. Olgun Şimşek yokuşta geçen 1-2 diyalog sonrasında arkasını dönüyor ve kuleye doğru çıkmaya başlıyor ancak Nilay Erdönmez'in de peşinden geldiğini sanıyor. Tabii öyle olmuyor o kaçmaya devam ediyor. bu kadının erkeğin arkasından geleceğine ilişkin erkeğin emin hali vurdumduymazlığın belli başlı nüveleri.

Olgun Şimşek'in zorbalığı kuleye kendisini kontrol etmek için gelen bir görevliye, Nilay Erdönmez'i işaret ederek "tanıştırayım karım" demesiyle doruğa çıkıyor. Kadının hayalleri, kurmak istediği hayat iki dudağın arasında tuz buz oluyor. "e, bir dakka ya benim fikrim" diye sorulmasına fırsat bırakılmıyor. Velhasıl, günümüzde kadını hiçe sayan onlarca "babayiğit"ciklerin sahte yardım etme konumlarını filmde an be an görüyoruz. Pelin Esmer'in yüreğine sağlık ilk filminden sonra üstüne kat be kat koyarak yolunu almaya devam ediyor.

Enhanced by Zemanta

18 Kasım 2012 Pazar

Lezbiyen Evlilik & Trans Evlat


Abd'de örnek olası bir çift  Pauline Moreno ve Debra Lobel. Dünya üzerinde pek çok lezbiyen çift bulunmakta ama onları ayıran durum ne, şu; 2 yaşında evlat edindikleri çocukları, belli bir yaşa geldiğinde transgender olduğu ortaya çıkıyor. Çift o kadar bilinçli ki çocuğun fikrini önemseyip onun çizdiği hat doğrultusunda onu yönlendirmişler. Çocuk 2000 doğumlu adı kendisinin benimsediği haliyle "Tammy Lobel". Kendini kadın olarak gördüğü için ailesi de 11 yaşında hormon bloklama operasyonunu gerekli hekimlere uygulatıyor, bu sayede erkek fiziksel görünümü elde etmesinin önüne geçiyorlar gelişme çağında. Şimdi sorabilirsiniz, peki o yaştaki bir çocuğun kararı sağlıklı olabilir mi, gerekli uzmanların da zaten desteğiyle bu süreci yürüttükleri için onların da en ufak bu yönden bir sapma olacağından şüpheleri yok, ama olur ya belli bir yaş aralığında 14'lerinde mesela kadın bedenine ait hissetmediğini söyledi çocuk, o zaman da tekrardan çocuğun tedavisini yapan uzmanlar çocuğa kadın hormonu salgılayan ilaçları almayı bıraktırıp, erkek ergenlik hormonlarının çocuğa yüklenmesini sağlayacaklarını belirtiyorlar.

Bu durumun nasıl olduğu vereceğim linkte çok net bir şekilde anlatılıyor ve her adımında sağlıklı bir süreç yürüyor.

Sürece olması gerektiği noktada müdahale etmenin sağlıklılığı bir kez daha kendini ispatlıyor.

Biyolojik cinsiyet vücutta kendini tam anlamıyla göstermeden gerekli tedbirler alınınca ilerki hayatta çocuğun topluma adapte olmasında inanılmaz bir kusursuzluk yaşanacaktır.

Sağlıklı bir cinsiyet geçiş süreci böylece mükemmel bir şekilde tamamlanacak gözüküyor, bunun aynısını kim petras örneğinden hatırlıyoruz.

Çocuk 2000 doğumlu olduğuna göre oturup bekleyelim birkaç sene sonra bu zamanında alınan isabetli kararın çocuğa yansımalarını.


Bu da şunu kanıtlıyor. bir insan cinsiyetini çok küçük yaşlarda tayin edebilir, bunun kararını verebilir. bilimsel uzmanlar da yardımcı olursa bu süreç sorunsuz bir şekilde akar.


Bu başlığı kullanmamın sebebine gelince aslında bu çok basit. toplumsal cinsiyet, cinsellik, cinsiyet hakkında bulundukları durum itibarıyla zaten bilinçli olan bir lezbiyen çift, çocuklarının içinde bulunduğu "transgender" durumu işin bilincinde olmaları sayesinde sorunsuz sürdürmekteler.  Şu da ortaya çıkıyor ki eşcinsel evliliklerindeki çocuklarda sağlıksız, olumsuz bireyler topluma salınır inancı bu örnekle yıkılıyor. çocuğunun hakkını, onun kararlarını çekirdeğinden , en küçük halinden itibaren özümseyen lezbiyen çift onun ruhsal olarak mutlu bir aile çatısı altında büyümesini sağlıyor.

En sağlıklı heteroseksüel aile yapılarında bile inanılmaz ebeveyn trajedisi yaşanırken, bu çiftin çocuğu mutlu bir şekilde gündelik yaşantısına devam ediyor.

Şimdi durum bu haldeyken kim, hangi gerekçeyle eşcinsel evlilikteki çocukların geleceğinin çarpık bir halde geleceğe evrildiğini?

En çağdaş, bilimsel methodlarla önlemler alınarak giden bir cinsiyet geçiş süreci yaş ne olursa olsun, kime ne olumsuzluk katabilir?

Bugüne kadar sıklıkla duyduğumuz o yaştaki çocuk ne bilir gibi en ufak bir bilimsel dayanağı olmayan bir söylem hangi zemine oturur buyrun siz düşünün.


 İki lgbt durumun ne kadar sağlıklı bir şekilde birbirini izlediğini; duyarlılığın, sevginin iyi bir geleceğin önündeki engelleri nasıl aştığını bu sayede görebiliyoruz.

Ne mutlu dünyaya önyargısız bakabilene. Ne mutlu "öz" mutluluğu ve sonuçlarını görebilene.

http://www.dailymail.co.uk/news/article-2043345/The-California-boy-11-undergoing-hormone-blocking-treatment.html

Not: Bazı kısımlar da ufak hatalı veriler vermiş olabilirim ama aşağı yukarı durum bu şekilde. Linkte lütfen kendiniz en sağlıklı şekilde inceleyiniz.

4 Kasım 2012 Pazar

Fatmagül Berktay-Christine De Pizan

Bildiğimiz tarih boyunca kadınların ezilmesi durumu, şu ya da bu derecede, bütün toplumlarda gördüğümüz bir olgu; ama buna sistemli bir karşı çıkışı her zaman görmüyoruz. Bu sistemli karşı çıkış, elbette belli toplumsal ve tarihsel koşullarda ya da belli koşulların ortaya çıkmasıyla gündeme gelir. Dolayısıyla Türkiye’de feminizmden söz etmeden önce, böyle bir karşılaştırmalı çerçeve çizmekte yarar vardır. Ben bunun çok önemli olduğunu düşünüyorum. Tarihe baktığımızda karşı çıkışın, direnmenin ipuçlarını ve örneklerini görürüz, ama bu karşı çıkış ister istemez çok uzun bir zaman dinsel bir çerçevede sürdürülmüş ve Batı’da iyice geri bir noktadan, bir savunma noktasından gerçekleşmiştir. Bu, kadının da insan olduğunun kabul edilmesi noktasıdır. Takdir edersiniz ki bu iyice geri bir noktadır, yani lanetli Havva, ilk günahın müsebbibi olan Havva imgesinin reddedilmesinden hareket etmek zorunda kalınır. Hıristiyanlığın doğuşu ile birlikte, kadınların Kutsal Kitap eleştirisi de ortaya çıkar. 14. yüzyılda kadınlar adına konuşan Christine de Pisan, "Hiçbir günah kadınınki kadar büyük değildir diyorlar ama, kadınlar adam öldürmezler,kentleri yerleri bir etmezler, halkı ezmezler, toprakları yağmalamazlar, kundakçılık yapmazlar, ya da sahte sözleşmeler düzenlemezler. Kadınlar nazik, şefkatli, yardımsever, alçakgönüllü, basiretli varlıklardır. Evet, Havva günah işlemişti ama Adem de ondan iyi sayılmazdı" derken bu savunuyu dile getirmektedir. Hıristiyanlığın ilk dönemleri ile sonraki dönemleri arasında da kadınlara yaklaşım açısından farklar vardır, ancak var olan ataerkil paradigma hiçbir zaman bütünüyle reddedilmez, çünkü ister istemez siz bir dinsel çerçeve içindesinizdir ve o çerçeveyi tümüyle sorgulamak ve reddetmek yerine onun içinde bazı düzeltmeler önermek zorunda kalırsınız, bu nedenle "Kadınlar o kadar da kötü değildirler" diye bir savunma yapsanız da o çerçevenin, matriksin kendisine meydan okumuş olmazsınız.

1 Kasım 2012 Perşembe

Noam Chomsky Style & En Anarko Gangnoyik Yoruma Merhaba

Massachusetts Institute of Technology (MIT) ve Noam Chomsky işbirliği tarihin gördüğü görebileceği en anarko gangnoyik yorumu gözler önüne serdi.(03.20'ye dikkat)

2 Ekim 2012 Salı

Lise Meitner&Nobel Ödüllerinde Kadın

Kimi nobeller kadınların ellerinden çalınmıştır. birazdan altta anlatacağım olay gibi. Haber çok eski ama saçlarımı ağırttı. Böyle düşünen ve tarihin çöp sepetindeki Nobel çöp kovasına girmiş o kadar gereksiz sikliler vardır ki. bu anlatılmaz. Bazıları çok değerli olduğu kadar bazıları da yenmiş elmanın kurusu kak gibidir. Şu bir gerçektir ki, tarih denen şaibeli mabet kadınların icraatlerinin halı altlarına saklandığı dipsiz bir kuyudur. Lise meitner bunların en önemlilerinden biridir. Avusturyalı bir fizikçi olan Lise Meitner'ın parlak geleceği erkek terörizmine kurban gitmiştir ya da perçinleyerek elde ettiği bir takım durumları da yine erkekler çalmıştır. Kadınların yüksek lisans okumasına izin verilmeyen bir ikinci cihan harbi öncesi Almanya'sında o kendini bu sorunu aşmaya adamış ve Almanya'da ilk kadın profesor olmuştur. Emile Du Chatelet’nin bilim prensiplerini takip eden Einstein dünyayı sarsan e eşittir mc kare'yi bulmuştur. Onun açtığı yolu da daha da aralayan Lise Meitner olmuştur. fisyon adında yine dünyayı sarsan buluşu yapmıştır. Düşünün ki kendisi bu çalışmaları sırasında kadın olduğu için çok küçük bir atölyede çalışırken diğer bilimle uğraşan erkeklere envai çeşit malzemeli imkânın olduğu kaboratuvar tahsis edilmişti. Dönem Nazilerin dönemidir ve baş belası naziler lise'mizi Almanya'da çalıştığını görmek istemezler. Kendisi Yahudi olmasına rağmen bir süre daha avusturya vatandaşı olduğu için laboratuvarda çalışmalarına devam eder. Ancak Avusturyayı da işgal ettiklerinde naziler kaçınılmaz bir şekilde akademi çalışmalarından sürülür. Naziler onu toplama kampına ya da kendi fikirlerini dünyayı imha edecek bombalar yapımında kullanmasına fırsat bırakmadan o ülkeden kaçar. Hollanda'ya gider. Büyük bir hayal kırıklığına uğrayan Lise'nin çalışma ortamı resmen faşistler tarafından derdest edilmiştir. Lisemiz bununla da kalmamış ikinci bir skandalı Almanyadayken beraber çalıştığı Otto Hahn isimli erkek kimyacıdan görecektir. Aslında zerre matematik ve fizik bilgisi olmayan bu sikli Hahn'a, Lise Meitner, bilgisi sadece kimyadan ibaret olan Hahn'a yardım etmiştir. bu yardımı sonucunda %75 Meitner'ın payı olduğu fisyon^u bulmuşlardır. Ama gelin görün ki geberesice kimyacı Otto Hahn bu buluşun üstüne konmuştur. 1944 yılında nobeli alırken kendisi bu keşifte büyük payı olan Lise Meitner'ı unutmuştur. Makalelerinde dahi bahsetmemiştir. O dönemki anti-kadın ortamın etkisiyle kimse de gerçeği bilememiştir. Üçüncü ağır darbeyi A.b.d vuracaktır Lise Meitner'a. Kendisinin bulduğu fisyon buluşu, milyonlarca insanın ölümüne yol açacak bir şekilde kullanılmıştır. kendisine atom bombalarının imalı için Abd bir teklif yapmış ve bunu şiddetle reddetmiştir meitner. asla askeri amaçlar için çalışmayacağını belirtmiştir. ancak beyinsiz bir takım sikli yaratıklar bulmakta gecikmemiştir Abd. Frisch ismindeki bilim insanı atom bombası üretecek olan ingiliz takımına dahil edilmiştir. daha sonrası ise malüm. Kıssadan hisse. Başta da dediğim gibi, tarih denen şaibeli mabet kadınların icraatlerinin halı altlarına saklandığı dipsiz bir kuyudur.

27 Eylül 2012 Perşembe

Deprem Makinesi ve Nikola Tesla


Herkesin elektriğe ücretsiz ulaşması için çaba vermiş ve "deprem makinesi" gibi bir icatla depremleri önleyebilecek bir kişiymiş. deprem makinesi prensibi kısaca şöyle:

Her cismin, eşyanın eğer bir rezonans frekansı var ise,- yani salınım, titreme gibi hede hödöler- nasıl ki filmlerde bağırıldığında bir cismin özgül rezonans frekansına eşdeğerse bağıranın ses tonu o bardak çatlar, işte öyle bir örnekteki gibi iki nesne arasındaki eş salınım dereceleri eşitlenebilirse ve hangi derecede frekansın gerçekleştiğini belirleyebilecek, ölçebilecek bir aygıt geliştirilirse ve bu rezonans frekansıyla elde edilen vibrasyonlar uzaktan kumanda aletinde olduğu gibi bir osilatör yardımıyla sinyal iletebilecek, artırılabilecek hale gelirse her obje un ufak olabilir. Bknz: Takoma köprüsü sene 1940(Elbette ki bir osilatör yoktur) 

Elbette bu, kötü emellere alet edilebileceği gibi depremlerin önlenmesinde de kullanılabilir. Yani frekansı osilatör yardımıyla anti-doğal bir şekilde artırılırsa bu mümkün olabilir.

Sene 1898'de Nikola Tesla ayarlanabilir alarmlı osilatör yaptığını ilan eder ve inşaati sürmekte olan bir binada kullanma denemesi fikrini öne sürer. inşaat halindeki bu binada deneyimlerini bay tesla eni konu şöyle anlatır:

-Birkaç saniye içerisinde binanın sallandığını hissettim. 10 dakika daha devam etseydim binayı yıkabilirdim. Aynı cihazla Brooklyn köprüsünü 1 saat içinde yerle bir edebilirim.

Enhanced by Zemanta

11 Eylül 2012 Salı

Sappho'nun serzenişi & Hani Edepsiz Bizdik

Lirik Şair Sappho efsaneye göre elindeki liri çalmaya başlar. Doğduğu yer Lesbos, bugünkü adıyla "Midilli"dir.
Hani yakınlardaki o ada lesbosdu. Hani adada herkes özgürdü. Hani hetero-s- jen -seksüel- olmayacaktı. Evet ne heteroseksüellik ne heterojenlik. Çünkü biz birdik, birlikte yaşayacaktık. Bütünleşmiştik ya. Homos sexus. homojeniz. Erotizmin kapı komşusuyduk. Her sabah defne yaprağımızı kaldırır pencereden bakardık ya varsıl varsıl. Varsıllık ya! Hazlarımızdan daha azılı varsıllı var mıydı? Yoktu. Aslı astarı olmayan "kapalı" suları güğüme doldurduk ve erotizmin kapısının önüne bıraktık. Ne yapacaktı ya? Orgazmcağızı kovmuş sayende. E bırakılır mı o kapalı tılsımlı su. İçtin mi zaten kapkaranlık olmuyor musun o suyu? Heptendir öyle ki. Sen de muhafazamışmaya uğrattın zavallıyı. Bizi de böyle ortada bıraktın ya. Sapphona ağıt mı koyarsın artık ikibin sıfırlı yıllardaki elemli şiirinin adını? E belki de şiirin adını da koyamazsın sen de içersin hidroelektrik özlü sudan ve şiire de koyu damlaları serpiştirirsin.

 Ama..Ama.. Hani edepsiz bizdik. Hani sersefil en liriksel duygularımızı ikibinonikilere akıtacaktık. boşversene. İkibinonikiyi geçtim on iki tane duygu kırıntımızı aktarsaydık o da yetecekti bana. Yine mitolojik tarlada boynum bükük yüzümü gölgesiz toprağa çevirmeyecektim. Ama çevirttin işte. Biz amışma derken. Sen koruyuculuk dedin. neyi korudun? Gelenek adında sakallı hücreleşmeyi. E sonuçta? Muhafazamışmaya uğrattın. Hani ortaklaştırdığımız tenlerimizde ellerimizle dudaklarımızla seyrüsefere çıkmıştık. Hiçbirini yapmadın.

 Sen lesbosu midilli yaptın ve denizinin açıklarında boğuldun. bense hatıratlarımı gönderdim yirmi bir tane olan yüzyıllara. tabii neye yarar? Düşünceler içindeyim halen. en başta da bana söz vermiştin ya. Hani en arsız bizdik. Ar ve edebi sepetlemiştik. Hani en edepsiz bizdik!?

9 Eylül 2012 Pazar

Türkiye'nin ilk lezbiyen yazarlarından Güner Kuban


Adı da soyadı da değişti sürekli, cinsel tercihleri de... Hayatı hep uç noktalarda, ama kendi yolunda ve istediği gibi yaşadı. Veda yolunu da kendi istediği gibi seçti... Genç ruhunu bedeni kaldıramayacak hale gelince, kendini canlı canlı donduran ilk insan olacak. Cesarete bak, delilik noktasında. Zaten kendini ‘çılgın’ olarak tanımlıyor. “Çocukluğumdan beri yaşamımı hep kendi kurallarımla daha doğrusu kuralsızlığımla yaşadım” diyen Türkiye’nin en marjinal kadını Güner Kuban, artık 76 yaşında ve son yıllarını da yaşam misyonunu gerçekleştirmeye adamış. Aslında o tam bir cumhuriyet kadını, türünün son örneklerinden. Otoriter, ne istediğini bilen, ayakları yere sağlam basan. Buna rağmen tam bir Balık burcu, insanlara güvenen ve duygusal. Duygusallığını yükselen burcu aslanla kamufle etmeye çalışıyor. Eski kız arkadaşlarıyla hala görüşüyor, “aşk bitse de dostluk baki” diyerek. “Aşkta saygı çok önemli” diyor ve sevgililerinin ismini ifşa etmekten kaçınıyor... Seksten hiç bahsetmiyor, ilişkide romantizm, dostluk ve eğlence ön planda. Zaten yıllar önce sevişmenin romanını yazmış, zamanında büyük kıyamet koparan kitabı: “Sevişmenin Rengi”... Şimdi de büyük tartışmalar yaratacak bir senaryoüzerinde çalışıyor. Sıradışı olmayı o kadar benimsemiş ki; “Herkes homoseksüel olsa ben heteroseksüel olurum” diyor. “Lezbiyen olduğum için Türkiye’de bana kimse tavır almadı, dışlamadı. Çünkü iki kadının ilişkisi erkekleri rahatsız etmiyor. Bir kadın bir erkekle ilişkiye girse kocası çeker vurur, ama söz konusu bir kadın olunca, tam tersi tahrik edici buluyorlar” diyerek de toplumumuzun lezbiyenlik konusundaki genel görüşünün altını çiziyor. Türkçe dışında beş dil biliyor: Fransızca, İngilizce, Almanca, Hollandaca ve Yunanca. Üç kere evlenmiş ama bu adamların hiç birine aşık olmamış. Daha doğrusu hayatı boyunca hiçbir erkeğe aşık olamamış. Yıllarca 3 ülkenin en iyi aylarını paylaştırıp yaşamış ta ki 1996 yılına kadar. 10 günlüğüne tatile geldiğiBodrum’da “kaybettiğine inandığı yaşam sevinçlerinin geri gelmeye başladığını” hissederek ev yaptırmış ve orada yaşamaya başlamış. Güner Kuban’la Bodrum Yalıkavak’taki evinde hayatından konuştuk...
RÖPORTAJ: Figen Onur Ertan
En baştan başlayalım Maria Josephine, Sabiha, Güner ve Mezagua... İsminiz sürekli değişti.
Evet ilk ismim Maria Josephine. 6 aylıkken vaftiz edildiğimde konuluyor. Ailem Hıristiyan filan değil ama Yunanistan’da maddi sıkıntı çeken annem 4 çocuğunu okutabilmek için göstermelik de olsa katolik olmayı kabul ediyor ve adı Madam Eva oluyor. Yine maddi sıkıntı yüzünden beni 6 aylıkkenAtina’daki St. Joseph Okulu’na yatılı olarak vermek zorunda kalıyor. Sonra 6 yaşında okuldan alıp Türkiye’ye kaçırırken gemide bana bir Türk ismi bulmaları gerekiyordu. Hatırlıyorum, herkes hatırladığı isimleri yazıp bir torbaya koydu, elimi sokup ‘hadi çek’ dediler. Ben de çektim ve annem şaşırdı. “A bu benim annemin ismi” dedi. Sabiha’yı çekmişim. Sonra İstanbul’a geldik. Dayım Almanya’da evlenmiş ve o da çocuğuna aynı ismi koymuş, teyzemİtalya’da evlenmiş onun çocuğa da Sabiha. 3 Sabiha oldu evde. Sabiha deyince herkes koşuyor. Birinin ismini değiştirelim dediler. En küçük, hem de alışık isim değiştirmeye diye beni seçtiler. Bu sefer Güner oldum. Bu da 14 yaşına kadar sürdü. Babam gelince; “Senin adın ‘Mezagua’ olsun dedi. Biz geldiğimizde anneme 7 isimlik bir liste verdiler, soyadı için bunlardan birini seçin dediler. Her şey yasaktı. Annem de kısa diye Şay seçmiş. Ben büyüdüğüm zaman sıkıldım, Kuban nehrinden ilham alarak Kuban soyadını seçmeye karar verdim.
Neden Fransız okulu?
Annemler Yunanistan’da sürgündeyken doğmuşum. 1935 yılında. Doğduğumda avuç izimi almak istediklerinde elimi çekmişim. Bu doktorun dikkatini çekmiş. Çünkü başka bebekler bunu yapmıyormuş. Dahi olduğumu düşünerek geleceğimi garantileyeceklerine söz vermişler. Verecek sütü bile olmayan ve sefalet çeken annem mecburen kabul etmiş. Böylece 6 aylıktan 6 yaşına kadar süren Saint Joseph Fransız mektebi maceram başladı. Tahta sıralarda oturup hep ev yapmaya çalışıyordum. Ev yok, anne yok. Hep demir kapıya bakıyordum annem ne zaman gelecek diye.
Anneniz Seher Hanım hep aileye kol kanat germiş, güçlü bir kadınmış, biraz anlatır mısınız?
Seher Hanım’ın anneannesi Ruslar’ın baskısı nedeniyle ana vatanını terk etmek zorunda kalmış Gürcistanlı bir prensestir. İstanbul’a geldiklerinde yanlarında getirebildikleri mücevherleri satarak, Yıldız Sarayı’nın karşısında bir konak satın alırlar. Alımlı bir genç kız olan Seher Hanım, yaşından da büyük göründüğünden sarayın dikkatini çeker. Sürekli saraydan hediyeler gelir. Sabiha Hanım saraydan gelen bir izdivaç teklifini geri çeviremeyeceğinden korktuğu için kızı Seher’i bir an evvel evlendirip saraydan ve Beşiktaş’tan uzaklaşmasını ister. İlk izdivacı daha sonra intihar edecek olan, Jön Türk’lerden Aslan Bey’ledir. Bu arada babam annemi Yıldız Parkı’nda görüp aşık olur. İkinci görüşü, annemin düğün günüdür. Annem dul kalınca onunla evlenmek için babam karısından boşanmaya karar verir. Boşanır ve annemi istemeye gelirken annemin ikinci kocası ile evlenmek üzere gelin olduğunu görür. Annemden yaşça büyüktür Ruşen Bey. Annem ikinci evliliğinde mutlu olmaz. Babam bunu duyunca Şam’a gelerek annemi kaçırır ve böylece evlenirler.


Türkiye günleri nasıldı?
İstanbul’dan Bandırma’ya geçtik. Büyükbabamın konağına. Okula gidiyordum, orada hep kovalanıyordum “Hainin çocuğu” diye. Her seferinde koşarak eve gelir ve ‘bir hainin çocuğu olmadığımı size kanıtlayacağım’ derdim. Bu duruma tahammül edemeyen annem Ankara’ya taşınmamız gerektiğine karar verdi. Bandırma’daki olayların yaşanmaması için, ağabeyimin babam olduğunu söylemek zorunda kaldık.
Ne kadar sürdü bu yalan?
Orta ikideki tarih dersine kadar. Bir gün tarih öğretmenimiz; “Çerkez Ethem kardeşler İştirakyün Partisi’ni kurmuşlardı, iştirak komünizm demektir. Demek oluyor ki, Çerkez Ethem kardeşler komünisttiler” demişti. Ben karşı çıktım: “Hocam eğer Çerkez Ethem kardeşler komünist idiyseler, Atatürk ve İnönü’nün de komünist olması gerekir” demiştim. Bunu duyan öğretmenin yüzünün rengi mosmor oldu. “Bu nasıl saçmalama, nereden uyduruyorsun?” diye haykırdı. Ben anlatmaya başladım: “İlk Büyük Millet Meclisi’nin Rusya’dan gelen vagonlar dolusu altınlarla kurulmuş olduğunu, geceleri gizlice altınları taşıyanlardan dinledim. Ethem Bey’in ağabeyi, o dönemin Saruhan mebusu Reşit Bey’in kızıyım. Amcam, babam, Atatürk ve İnönü’nün, kalpakların tepesindeki kırmızı çuhaları kendi elleriyle dikmiş olduklarını kendisi bana anlatmıştı” dedim. Tarih hocası önce şaşkınlıkla ağzı açık bakakaldı sonra beni sınıftan kovdu. Tarih kitabını öğretmenin kürsüsüne attım ve “Gerçekleri yansıtmayan tarih kitabı da sizin olsun” diyerek dışarı çıktım. Sınıftan çıkınca derin bir nefes aldım. Yalan bittiği için kanatlanıp uçacak kadar hafiflemiştim.
Sonra?
Alman Lisesi’ne gittim. Ressam olmak istiyordum. Babam beni Almanya’ya gönderdi. Ama mimarlık daha çok hoşuma gitti, ressamlığı hobi olarak yapmaya karar verdim, çünküpara kazandırmıyordu.
Mesleğiniz mimarlık ama Amsterdam’da gece kulübü ne alaka?
25 yıl Amsterdam’da yaşadım. Ama gece kulübünden önce büyük bir turistik merkez açtım. Kendi parası ve gazetesi vardı. Hollanda’nın bütün el sanatları orada yapılıyor, sergilenip satılıyordu. Yukarıda bir gece kulübü vardı. 3 yıl çalıştırdım orayı. Sonra çok iyi paraya sattım ve gezdim.Hawaii’ye filan gittim. Birkaç yıl hiçbir iş yapmadım. Amsterdam’a geri geldiğimde gece kulübünü açtım, Homolulu. 22 yıl bu gece kulübünü işlettim.
Neden kapattınız?
Bütün gazeteciler röportaj yapıp bu soruyu sordu o zaman. Kapatma kararı aldım, çünkü uyuştucu geldi şehre. Uyuşturucuya karşı savaştan bıktım. Yoksa daha devam ederdi.
Cinsel kimliğinizi hiç saklamadınız...
Evet yalanı sevmem. Benimki cinsel tercihden çok yaşam biçimi. Dünyanın her yerinde kadın sevgililerim oldu. Kadınlarla yaşamayı seçtim. Gezmeyi, eğlenmeyi çok severim. Çok güzel günler geçirdik. Hala bu yaşımda çıkıp hangi barı dağıtsam derim. Benim bu tercihim isyankar kişiliğimden kaynaklanıyor. Çok para kazandım, beraber yedik. Para tutmam zaten, giden hep gelenden fazladır.
Eski sevgililerinizle hala görüşüyor musunuz?
Hayatta olanlarla hala görüşüyorum. Dediğim gibi dünyanın her yerinde kız arkadaşlarım, eski sevgililerim var. Hepsiyle dostum. Hatta geçen doğumgünümde geldiler, burada kutladık.
Burada da arkadaşlarınız var, peki Eva Mengi?
Onunla hakkınızda epey söylenti çıkmıştı bir dönem... Eva benim çok iyi arkadaşım. Her kadın arkadaşım benim sevgilim olacak değil ya. Bak seninle de iyi arkadaş olduk. Benim erkek arkadaşım da çoktur. Şimdi yaz geliyor, eve sürekli dostlarım gelir gider. Kadın erkek. Yemek yeriz içeriz, oturur sohbetler ederiz, eğleniriz. Benim burada 50 yıl önceki eski sevgilim de var, arkadaşız.

Kendinizi dondurma kararınızın hikayesi nedir?
Evet, böyle bir kararım var, kendimi kesin donduracağım. Hala yakın dostlarım arasında inanamayanlar var, çünkü içim genç, kıpır kıpır, yaşam enerjisi doluyum. Ama bedenim tempoma ayak uyduramıyor. Başkalarının kendini dondurma nedeni şu: Bu hayatı çok sevdiler, devam etmek istiyorlar. Oysa ben zaten çocukluğumdan beri kendi yaşamımı kendi kurallarımla, hatta kendi kuralsızlığımla yaşadım, sonuna da kendim karar vermek istiyorum! Çünkü şöyle düşünüyorum: Başlangıç tamamen saçma. İki kişi seks yapıyor ve biz istemeden dünyaya geliyoruz. Kimse bize bir şey sormuyor. Çok komik bir başlangıç var. Fakat yaşlılık bir tuzak. Happy End (Mutlu Son) sadece filmlerde var. Gerçek hayatta yok. Sonunda mutlaka yaşlanmak, başkalarına muhtaç olmak, güçten kuvvetten düşmek var. Ben o tuzağa düşmeye niyetli değilim. Zamanım geldiğinde, bu dizi ve kitap yayınlandıktan sonra yapacağım...
Nasıl yapacaksınız?
Evet. “Tamam zamanı geldi” dediğimde büyük bir parti vereceğim. Yiyeceğiz, içeceğiz sabahlara kadar, dansedeceğiz. Sonra uçağa atlayıp Hollanda’ya gideceğim. Amsterdam’da yaptıracağım bu işi. Kolombiya diye yazıldı, doğru değil. Ne işim var orada? Hollanda’ya gideceğim.
Gidip intihar edeceksiniz bir anlamda?
Hayatıma son vermeyeceğim, ileride uyanmak üzere buza yatacağım. Ama ölmeden dondurulan tek insan ben olacağım. Ötekiler öldükten sonra kendilerini dondurdular. Onlar hayatı çok seviyorlardı. 50 - 60 yıl sonra tekrar devam ettirmek istiyorlardı. Ben öyle değilim. Çok meraklı biriyim. 50 yılda bir gelip, şöyle etrafıma bakıp tekrar kendimi dondurtmak isterim. Uzaya ilgim var. Aslında bizim gibi 5 milyon tane yıldız var. Kim bilir neler var. Işınlanma olacak belki o zaman, teknoloji ilerliyor, hepsini, bütün buluşları görmek istiyorum.
Ne zaman çözüleceksiniz?
Bilmem, 30 yıl sonra belki. Çok kıskanıyorum gençleri. Pıt pıt çıkıyorlar merdiveni. Pencereden bakıyorum bazen, surf yapıyorlar. Aslında gidiyorum marinaya, gece bir buçuğa kadar dans ediyorum. Bırakmıyorlar orada kadın erkek çekiştiriyorlar beni. Sonra geliyorum sabah 4’e kadar burada da dans ediyorum. Çünkü ruhum genç benim, 17 yaşında. Beden bir süre sonra ayak uyduramayacak ruhuma. Ben ruhumdaki yaşta uyanmak istiyorum, 17 yaşında olacağım uyandığımda.
80 yaşında buza yatınca yine aynı yaşta uyanmanız gerekmiyor mu?
Ben nano teknolojinin bunu yapacağına inanıyorum. Nano teknoloji dev adımlarla ilerliyor Amerika’da. Şimdi şöyle olacak. Gideceğim beni uyutacaklar... Tekrar uyandırıldığımda yapay kan vücuda zarar verecek doğal olarak. Nano teknoloji bu zararı yok edecek. Yani nano teknoloji buzlanmanın verdiği zararı yok ettiği gibi girip vücuttaki hasta, problemli hücreleri onaracak. Bakacak karaciğerde arıza var, karaciğeri onaracak. Yaşlanmanın verdiği hasarları tespit edip onları onaracak. Hücreler gençleşecek, ölen hücrelerin yerine yenisi gelecek. Ben de genç olarak uyanacağım. Zaten ölümbir son değildir, hastalıktır. İşte bunun tedavisi yapılmış olacak.
Uyku derken...
Uyuyor olacağım. Ölmeyeceğim yani. Ben uyurken bütün kanımı boşaltacaklar. Damarlarıma yapay kan zerkedecekler. Bu yapay kan, yani eksi 50 derecede gliserol vücuduma yayılınca bedenimi donduracak. Sonra dondurulmuş bedenimi konteyner içine koyacaklar. O konteynerlar nükleersaldırılara, yangına, her şeye dayanıklı, içinde sıvı nitrojen var. 150 bin doların 80 bin doları işleme ve konteyner’a alınıyor. Gerisini senin için saklıyorlar ve işletiyorlar. Yani tekrar kalktığında beş parasız kakmıyorsun. Ama Amerika’da şöyle bir dava oldu. Kendini buza yatırmış bir kadının çocukları dava açtı. Ama mahkemeyi kazanamadılar, parayı alamadılar. Hatta kilisede de tartışıldı. Kendini dondurma din tarafından da ölüm olarak kabul edilmiyor.
Kendinizi canlı canlı buza gömeceksiniz yani?
Evet, aynen Eskimolar gibi. Eskimolar da çok yaşlanınca ben artık işe yaramıyorum diye gidip kara yatıyorlardı, ölüyorlardı. Çünkü en tatlı ölüm karda donarak ölmekmiş, soğuyarak. Belki de Eskimolar sistemde kalacaklarını biliyorlardı.
Peki daha önce ölürseniz ne olacak?
Eh planım dışında olacak ama yakınlarım telefon edecekler hemen Amsterdam’a gönderileceğim, aynı işlem yapılacak.
Bunun süresi yok mu?
Öldükten sonra 24 saat içinde olması gerek. Ama biliyorsun toprağa gömüldüğümüzde her şey ölmüyor. Toprak en büyük laboratuar. Aradan 5 bin yıl bile geçse tek bir damladan insanın kaşını, gözünü her şeyi çıkarabiliyorlar. Bir sürü insan ölümden çok korkar, ben korkmuyorum. Benim rüyalarım çok güzel. Geceleri gündüzlerden çok daha fazla eğleniyorum. Bazen diyorum “Eh Güner sen dünyada her şeyi gördün, çok eğlendin, gitme zamanı geliyor.”
Türkiye’de kendini donduracak kişi sayısı arttı mı?
Gazeteler yazdığında 14’tü. Şimdi 18 oldu.
Arkadaşlarınız ve sevgiliniz “yapma” demiyor mu?
Ben hep kendi bildiğim yolda gittim. Bir misyon yüklendim. Senaryolarım ve kitabım bitsin, daha fazla yaşlanmadan bu kararımı uygulamaya geçirmek istiyorum. Tabii arkadaşlarım da, sevgilim de istemiyor. “Gitme! İzin vermeyiz, bırakmayız, istemiyoruz” diyorlar. Ama dedimki onlara da “Ben elden ayaktan düşüp, başkalarına muhtaç duruma düşmek istemiyorum.” İnanamıyorlar ama dediğim gibi projelerim hayata geçsin, zamanı gelmiş olacak.

Üzerinde çalıştığınız projeler neler?
Hem dizi hem de film senaryosu. Aynı anda ikisini de yazıyorum. Bir de kitapta toplayacağım hepsini, adı “Benim Amcam Hain Değildi’ olacak. Dizinin yapımcısı Murat Aslaner. Annemi Pelin Batu canlandıracak, zaten tip olarak ona çok benziyor. Ben bunu dizi olarak yaptım ama Muhittin Kandur’la filmini çekeceğiz. Kandur, geçen yıl Monaco Film Festivali’nde bütün jüri ödüllerini toplayarak birinci olan ve 7 ödül alan Çerkez filmini çekmişti, Çerkez Ethem’in hayatını anlatan bir film yapmayı planlıyordu. Beni buldular ve Muhittin Bey’le konuşmaya başladık. Film İngilizce ve uluslararası bir film olacak. Sonra da TRT’de dizi olacak. Turizm Bakanı projeyi destekliyor. Ama bazıları bu projeden müthiş çekiniyor. Mustafa Kemal Samsun’a çıkmadan aylarca evvel, amcam Ethem Bey babamın çiftliğinden ve çevredeki çiftliklerden ekip oluşturarak kendi kuvvetleriyle düşmana karşı savaşmaya başlamıştı. Sonradan vatan haini ilan edilmesi çok yanlış ve ben artık bunun düzeltilme zamanının geldiğini düşünüyorum. Bu benim yaşam misyonum.
Senaryoda bir çocuğun, yani sizin gözünüzden anlatılıyor yaşananlar...
Evet. Benim gördüklerim, duyduklarım, yaşadıklarım ve annemle babamın anlattıkları. Yani tarihi yaşayan birinin, benim gözümden.
Kitabı ne zaman yazılacak?
Film ve diziden sonra kitabını bastırmak istiyorum. Çünkü film geçer, dizi geçer, kitap kalır. Burada müthiş acı çeken iki insan var. Annem ve Ethem Bey. Bütün bunları yazılarımda anlatacağım. Kadının hayatı inanılmaz çilelerle dolu. Birinci kocası Jön Türk’lerden. İntihar ediyor. İkinci kocası ile anlaşamıyor. Ondan kaçıp babamla evleniyorlar. Annem Bandırma’daki konağa yerleştiğinde “Evde 20 hizmetçi var, artık bana bir şey olmaz diyormuş” kadıncağız. Ertesi gün gazeteyi açıp manşette “Şayan- ı hayret bir ihanet, Çerkez Ethem ve kardeşlerinin Yunan’a İltihakı!” yazısını okuyunca düşüp bayılıyor ve 3 ay kendi çocuklarını bile tanımıyor.Kayseri’ye sürüyorlar. Ama annem çok kuvvetli ve medeni bir kadındı. Oradan kaçıp babamla buluşmanın yolunu da buluyor. Dizide bu hikayeyi en ince ayrıntısına kadar anlatıyorum zaten. Sonuna kadar da hep “Koca koca kayalardan ferik gibi uçsun” diyordu. Ferik bir kuştur. Bir de Ali Bey’e çok acırdı, büyükbabama. Rusya’daki hayatı zaten dramlarla doluymuş. Oradan kaçıyorlar, burası onların ikinci vatanı. Burayı benimsiyorlar. 5 oğlu var. İkisi askerde savaşırken ölüyor Türkiye için. Geri kalanların ikisi Harbiye’ye gidiyor, babamla Tevfik Amcam. En küçük oğul Ethem’e “Aman sen gitme” diyor ama o da evden kaçıp gidiyor. Üç çocuğu ve torunlarıyla beraber buradan da sürülüyor. Büyük bir drama değil mi bu?
Bu anlattıklarınızı bilmiyoruz tabii...
Sık sık göreceksiniz dizide. O dönem Mustafa Kemal’in yazdığı telgraflar. “Adınız Türk istiklal savaşına altın harflerle yazılacaktır” diyor. Dedemin anılarında var. ‘Ethem Bey Ankara’ya gelecek’ diye bekleniyor. Mustafa Kemal arabasını tahsis etmiş ama “Hayır siz atlarınızla gidin diyorlar, üniformalarınızla”. Bunlar atlarla Ankara’ya giriyorlar, bütün sokaklar kalabalık. Herkes Ethem Bey’in atının ayaklarını öpüyor “Kurtarıcımız geldi” diye. Babam da Mustafa Kemal’in sınıf arkadaşı ve sıra arkadaşı. Çok yakın arkadaşlar. Ethem Bey içeri giriyor, Halide Edip var holde. Mustafa Kemal Ethem Bey’i kucaklıyor, ve o kadar çok sıkıyor ki odadan çıktığı zaman yanakları kıpkırmızı. Ethem Bey bunun üzerine Halide Edip Adıvar’a bakıyor ve diyor ki “Sevgisini böyle coşkuyla gösteren birinin kininden korkmak lazım”. Halide Edip Adıvar’ın anılarında vardı, orada yazıyor. Ben daha çok annemden babamdan işittiğim şeyleri yazdım.
Amcanız Ethem Bey hiç evlenmedi değil mi?
Hayır evlenmedi. Ama Murat Bardakçı tersini söylüyor: “Benim büyük annemle evlendi, elimde boş kağıdı var” diyor. Ben de diyorum “Ne zaman evlendi bu adam?” Evlenmeye hiç vakti yoktu ki. Son aylarda Mustafa Kemal’den hep haber bekledi, dağa çıkmadan önce. “Belki bir hata var anlaşılır her şey düzelir” diye ümitle gezdi. Babamla amcam çok gittilerÜrdün’e onu görmeye. Babam sadece bu mecliste değil ötekiMeclis-i Mebusan’da da mebustu. Entellektüel bir adamdı. Yakın
  Yani Çerkez Ethem evlenmiş ve boşanmış mı?
Evet. Ben de “Bana gönderin bu belgeyi” diyorum ama göndermiyor.
Bu dizi yayınlandıktan sonra özellikle Atatürk’le ilgili bölümler çok konuşulacak. “Atatürk İsmet İnönü’nün sözleriyle mi hareket etti” diye.
Evet ve benim buna bir sözüm var. Acaba neden Atatürk son yıllarda İnönü ile konuşmadı? Benim babam onun çok yakın sınıf ve sıra arkadaşı, beraber büyüdüler, beraber savaştılar. Yani pişmanlığı yok muydu? Bu dizi ve film kesinlikle anti-Kemalist değil, anti-İnönist olacak.
Aralarında büyük rekabet mi vardı?
Tabii canım, baştan beri. Babam anlattı bana. Bir gün Atatürk babamla iniyor merdivenden, diyor ki; “Reşit ya, o senin kardeşin ne yakışıklı. Sana benzemiyor. Uzun boylu, çakır gözlü. Bir de çok kahramanlık haberlerini alıyorum, çok iyigerilla savaşçısıymış”. O sırada İnönü geliyor. “Kimi methediyorsunuz?” diyor. Atatürk, “Reşit’in kardeşini methediyoruz” diye cevaplıyor. İnönü de “Ha ben onun pek asi olduğunu duymuştum” diyor. Adam daha görmeden kıskanıyor. Babam da “Hadi canım, asiliği filan yok. Sen onu resmen kıskanıyorsun. Ben seni savaşlarda az çalıların arkasından çıkarmadım” diyor. Atatürk de ikisine bakıyor, diyor ki: “İsmet, sana bu Ethem’in yanında resim çektirmemeni tavsiye ediyorum”. O noktada başlıyor bence her şey.
Sonu nasıl bitiyor?
Zaten senaryoda da yazdığı gibi son dakikaya kadar denemeye devam etti Ethem Bey. İki tane adam gönderdi düzenli orduya. Ve dedi ki “Anlaşma istiyorum”. Onlar hemen tutuklandı. Atatürk’ün anneme yazdığı mektup var. Mektupta, “Hanımefendi Reşit sizin kocanızsa benim de sıra ve silah arkadaşımdı. Her inkılabın kurbanları olur. Ne yazık ki bu, en yakın arkadaşımın başına geldi” diyor.
Bu yazı  tarihli Pazar Postası'ndan alıntıdır.

Enhanced by Zemanta

13 Ağustos 2012 Pazartesi

Ağlasan Bile Duyamayız Sesini Mısralarında

Biliyorum çok şey anlatmak istedin, Biliyorum epeyce yaklaştın, Biliyorum bir yer vardı her şeyi söylemenin mümkün olduğu Hem de sen bu derde düşmeden önce Ama sevgili güzel insan cinsi; koruyamadın bu dünyayı, bak elinden kayıyor gidiyor, kuzey buz denizi eriyor. Kadına şiddet devam ediyor. Üç kuruşa evlatların yitiyor. E, biliyorum çok şey anlatmak istedin ama filmin sonu geldi, kamerada yok el sallayacak, ne yapacağız şimdi? Yahu şaka da değil, emin ol. Neyse, en iyisi son arzunu ifa et, yak bunca gamının üzerine tütünü bol bir sigara.
Enhanced by Zemanta

12 Ağustos 2012 Pazar

Kolektif Bilinçaltı

Çürümeye yüz tutan bilincin, ayyuka çıkan mendeburca olan altı. Kemirgenler gibi et, yenir durur, yer üstünde bekleyen barış güvercinleri bu tehlikeden ürker. Çoğu zaman hazırlıksız yakalanırlar. Çünkü kolektifliği zamanın ruhunda aramazlar. özgürlükte aradıkları için suçlanırlar. Karanlıkta, karanlık oda'da barışın fotoğraflarını banyo ederler. İd'lerin barışçı olanları kare kare aydınlığa salı vermek isterler kardeşliklerini, onlar da birleşmek için çırpınır. Tam oda'dan çıkmak üzereyken başkalarının süperegosu aniden olay yerinde biter, ani bir çarpışma başlar. Savaşçı süperegolar sayıca çoklardır, pek çoklardır. Süngüsünü düşürmeleri kolay olur özgürlükçü idlerin. Varisliğini de iyi muhafaza ederler, hitlerin. tasmasını boyunlarından alırlar, itlerin. çünkü onu büyütürler, altlarındaki bilinçle. Ve böylece, insanlığın boyunduruğuna emanet edilecek koca bir tasma haline getirirler. Sonrasında, tasmada özgürlüğü bulduğunu sanır özgürlükçü idler. Psikolojik hegemonya insanlığa hükmeder. ve bazıları halen spartaküslüğe devam eder. Küslüğü derdest eder ve tüm özgürlükçü idler dahil çoğunluğun bilinç altlarına, onlara yabancı lisan gibi gelen bir dilde, özgürlük dilinde, barışı telaffuz ettirmek için çaba harcarlar. O vadeden sonra, kolektif bilinç altcıları da, barış alçılarını cerrahi bir operasyonla açtıracaklardır. Kapalı olarak sakladıkları eşitlik türkülerini dünyaya salacaklardır. O saat sonunda eşitlik, barış, kardeşlik, özgürlük bilinçaltlarında salınacaktır. sersefil dışa vurumlar bundan böyle özgürlüğü cıvıldayacaktır. Bilinç nehirindeki bilinç altları, özgürlüğü akıtacaktır.
Enhanced by Zemanta

9 Ağustos 2012 Perşembe

Sevin Seydi, Oğuz Atay, Tutunamayanlar, Tehlikeli Oyunlar


Kitap kapağındaki bu resimler ressam Sevin Seydi'ye aittir.
Enhanced by Zemanta
 Tutunamayanlar" ve "Tehlikeli Oyunlar"ın başında Oğuz Atay’ın "Sevin'e" ithafını görürüz; bu Oğuz Atay'ın tek gerçek tutkusu Sevin Seydi'dir, iki kitap da ona adanmıştır. Oğuz Atay okurları Sevin Seydi ismine yazarın günlüğünde de sıkça rastlar. Ressam olan Sevin Seydi, Atay’ın bu iki romanının ilk baskıları için kapak hazırlayan ve Tutunamayanlar yazılırken bir yandan da onu İngilizceye çevirmeye başlayan isimdir. Sevin Seydi aslında Oğuz Atay'ın en yakın arkadaşı Uğur Ünel'le 1957'de evlenir. Bu sırada Atay da Fikriye Hanım'la evlidir. 1967'de iki çift de farklı nedenlerden boşanırlar. İşte Atay ve Sevin Seydi'nin yakınlaşmaları da bu dönemde başlar. Oğuz Atay 1968 yılının başlarındaTutunamayanlar'ın ilk sayfalarını yazmaya başladığında ise, aynı evi paylaştığı Sevin Seydi bir sığınak olur onun için. Bir yıl gibi kısa bir sürede romanın yazımını bitirir Oğuz Atay. Sevin Seydi’nin de o dönem yaptığı bazı resimleri “SSZYR” diye imzaladığı görülür: “Seni Sevdiğim Zamanlarda Yaptığım Resimlerden”. Bu kısaltma da bir ithaf olarak okunabilir elbette. Atay’ın ilk evliliğinin ardından Tutunamayanlar’ı yazarken aynı evi paylaştığı büyük aşkı Sevin Seydi, Atay’la ilişkisinin ardından Londra’ya yerleşmiştir. Halen Londra’da yaşayan Sevin Seydi, yakın zamanda yayınlanan ve Oğuz Atay’ın yaşamının anlatıldığı, Yıldız Ecevit’in ‘Ben Buradayım’ kitabı için Atay’la ilişkileri hakkında hiçbir açıklama yapmamıştır.

5 Ağustos 2012 Pazar

dÜZENLER, AnonimlER, RenKLER


                                     Düzenler-Anonimler-Renkler 1  




                           



Gitmeli mi acaba, karışmalı mı rüzgâra, eriyip toz bulutu haline gelmeli mi, kapı arkasında döneceğin an gene bin doz can acıtıcı bozgun. Her an hayatında ve her an ensende can acıtacak binlerce siyah kuzgun.  Uçmalı mı acaba, gökyüzünde dans etmeli mi? Ankara kalesi manzaralı bir fotoğraf karesi olmalı mı?

 E , sor bi bakalım senin kanatların var mı, belki bir adım sonraki dünyanda olabilir ama şimdilik yok. Hem kanatların geçeceği yarasız, beresiz bir deri olması lazım. Sende var mı? Yok! Sana zaten "döv"meyi yapmışlar kimliği mütemadiyen belirsiz şehr-i eşkiya-i güvenlik görevlileri.

Danışma ne tarafta mı? Onlar Sartre'a danışmadılar senin varoluşunla ilgili sorunu, kusura bakma. İnandıkları inanç neyse ona sordular ya da sorarmış gibi yaptılar, yaratıcının cevap vermediği yerde kılıfına uydurdular. Bürokratik yaşam sağ olsun, oradan örnek aldılar.

Aydınlığın selamı sabahı kestiği yerde karanlık oldu, ve karanlık kuytu bir köşede karanlık kararlılıklarını, danışmandan aldıkları 3 no'lu bıçağın en sert maddesine dayanaraktan uygulamaya koydular. Yetkili karar merciinin ilanı sabitti. Bıçakların işe yaramadığı yerde senin gelip geçerken severek baktığın kayın ağacından birkaç tutamla bu yara bere işlerini halledeceklerdi. Ve nitekim gereğini yaptılar. Seni o gün doğanın kanunu maddesine uymadığın "korku" bendinin, "kılık kıyafetine bak lan" fıkrasına göre cezalandırdılar.

Doğru haklısın iki yana doğru açıldı yara. İçinden tan kızılı berraklığında bir renk dışarıya doğru sızdı evet bunda da haklısın. Ama kabül etmeliyiz ki bazı yerler siyahlı, yer yer kahverengiye çalan, kimi yerlerdeyse morun tonları görülebiliyordu. Krizantem çiçeğine benzemediği besbelliydi. Ama idare et, yurdun dört bir yanında duyduğun örnekler gibi olmadı. O köhne sokak ortasında iki seksen yere de uzanabilirdin. Merhameti bol insanlara denk geldin. Git bir milli piyango çek haydi, şanslısın.

-Şans? Şansın hatırı sayılı miktarda olanı düzenlere, düzenlemelere, güzelleme çekenlerde ortaya çıkar.  

Ben de onu diyorum zaten sen düzende düzülemiyorsun ve düzelemiyorsun! Düm düz yola estetik düzen vermeye çalışıyorsun ve adımlarınla yerin altını ve ruhundaki yeraltını rengârenk yapıyorsun. düm düz olacak, "normal" olacak.  Ürkütme düzgünleri. İşine gelirse, bu dünyanın kelimeleri bunlar, sen karşı geliyorsun güzelim.

Hele ki, hiç duymamış olayım renk mi? Tek renk siyahtır. Bunu belle. He, illaki renk istiyorsan bak alacalı beleceli renkleri serpiştirdiler vücudunun farklı yerlerine. Onlarla yetin. Yakında sen de biliyorsun ki yeni bir renk öğreneceksin, beyaz. Ya da anlattıkları köprü doğru ise ve geçer isen kızıl, kıpkırmızı bir ateşi de görebilirsin.

Neyse, fazla laf zebani usandırır derler, şimdi karış gökyüzüne.

Eninde sonunda karışacaksın, diplerde yaşayan o anonim ben, hiç yanılmadım. Belki bir karboran gününde. Belki de, ıssızca, bir ayın güzünde.

28 Temmuz 2012 Cumartesi

Öyle Değil

Öyle değil işte. Bu ağrı, çağrı değil. Kağnı hissiyatın raporu sadece. Analizin çamura saplanmış olanı. Balık ki; yüzer yolunu bulur, yankı yaparsa, tankı yıkar o vakit. Tank, oyuncak bile olmamalı büyük adam. Buna izin verme. bir seferlik şansımız var ortalama 60-70 sene brütünde. Ayıklanmış net kısmı hiç açmayalım. Zaten, "düş"e kalka düştük bu anafora, bir düştük, bu anaforda.

Ne zaman?

Sarkaçlarından tutundum, inan ki gelmiyor. Burgaç çıktığında hallolacak bir şey değil benimkisi. Sığ bir tarafındayım işte. Bataklık desen değil. Sanki bir set oluşturulmuş dalga kıran gibi, vuran kırana. Dalgalar aşıyor, üzerime doğru geliyor. Son düzlükte, yakılası gazeller, bitmeyen hayaller var.

20 Temmuz 2012 Cuma

Cinsiyet ve Ataerki


Cinsiyet tamamıyla farazi bir olgudur. Kolektif bilinçaltının bize dayattığı biyolojiktir yanılsamasına her fırsatta düşeriz.

Biyolojik cinsiyete inanmak, ataerkinin kendisidir. Zaten ataerki denilen kavram varlığını kültürel kodlarla yansıtır. Kandırmak için kavını atar. Bukalemunun attığı gibi. şiddet,şantaj bu iki "ş" ataerkinin yuvalarıdır. Kendisi de kartaldır ve çevresindeki kuşlara göz dağı vererek hükümranlığını sabitler. en başta ben varım, en başta ben olmalıyım, dünyanın bütün övgüleri benim üstüne olmalı, bütün hikayelerin bir karakteri beni işlemeli, birilerini eleştirmek sadece bana haiz olmalı der ve ataerkini yansıtır. erktir o, ataların erkidir.

Latince isimlerin payandasındaki biyoloji bizi karşılayamaz, hastalandığımızda farmakoloji bilimini bize işaret eden, cinsiyete dişi-eril kliğinden bakanlar bizim derdimizden anlayamaz. cinsiyetin hormonlara tabii olduğunu söylerler, bunlara bir balans ayarı çekilirse kafalarındaki cinsiyet hizalarına denk düşecek yere geleceğimizi ifade ederler.

Cinsiyete biyolojik ölçüden bakan kimileri, hasta bunlar derhal düzeltin, derler yardakçılarına. bunlar bizim toplumumuzda olmamalıdır diye emir verir, führergiller. üst insana uymadı mı, sabun olun fermanını yazarlar. buyruğunu yerine getirmeyenler de sabun olurlar. onu örnek alanlar, bizleri her gün ve her gün yıkamak, yıkanmak için kullanırlar. Bizler kirleri düzeltiriz, kendimizi düzeltemediğimiz için(!)

Feysbuk'un erkek kadın hanesine baktığı gibi cinsiyete bakanlar, bakılanları bu ikiliğin olmadığı bir dünyaya iterler, ne osun, ne busun. ait olmayan bir dünyanın ferdisin. sen cezalısın sen de ondan olmadığı için.

Orada, aradığını bulamayanlar, mağdur olduğu zaman yasal yerlerde, haklarını ararlar. ama bu sefer de "adamına göre ideolojiden olan özgürlükçüler", "vay vay vay yasalcı bunlar, devletçi bunlar" yaftasını rozet olarak yakana yapıştırırlar. aitsiz bir dünyanın cinsiyetsiz bir vatandaşısın. hatta, jan jak russo'yu hatırlayıp bunu ele alırsak vatandaş bile değilsin. vatansızsın. Üstüne üstlük cinsiyetsizsin. Hiçbir tanımın içine oturamadığın için de aitsizsin. hiçliğin, yandan çarklı yürüdüğü, bilinmeyen bir öznesin.

15 Temmuz 2012 Pazar

Sosyal Medya sitelerindeki cinsiyet dengesi


Devlet her vatandaşını korumakla yükümlüdür. Ama bundan sonrası için noktalı virgül koyar ve der ki: Korkma, eğer ki bir suçun yoksa devlet sana emin ellerle, emin ol, bir suç temin edecektir.

14 Temmuz 2012 Cumartesi

Ressam Deniz Bilgin-Minareden at beni, in aşağıda tut beni



99'da kendini sonsuzluğun kalbine, ıssız bir apartman gövdesinde el uzatan ressam. Ursula K. Le Guin'in kitap kapaklarında eserlerine rastladığımız ressam, Deniz Bilgin




Çocukluğumda, gençliğimde, resim yaparken sokaklardaki parke taşlarını, damlardaki kiremitleri ya da bir kadının elbisesinin üzerindeki küçük çiçekleri tek tek çizmek gelirdi hep içimden. Ressam bir orman resmi çizecekse özenerek ve her birinin diğerinden farklı olduğunu hissederek tek tek bütün yaprakları çizmelidir diye düşünürüm.
 Deniz Bilgin


"Son bitmiş guaj resme bakıyorum. Başsız ve ayaksız, yerinden ve hafızasından uzak düşmüş bir gövdenin, iğreti kanatlarıyla uçmayı tam da beceremeyen hantal bir yaratıkla oynadığı çemberden atlama oyununa. Karanlık bir ormanda saklanmış iki yaratık, biri eksik, biri fazla, belki bir kadın ve bir erkek, kendilerini ve birbirlerini yoketmeden kavuşabilecekler mi? Nihayet, bu gizli köşede kendi eksikliklerinden ve fazlalıklarından duydukları utancı bir çoşkuya çevirebilirler mi? Bu oyunun resmedilişindeki imkansızlığın ardında, tutmanın ya da tutkunun tek umudu mu var? "Minareden at beni,in aşağı tut beni". Zemin dokusuna karışan yazı oyunun adını böyle koyuyor. “Oyunun kuruluşundaki umudu, sondaki imkansızlıktan daha çok merak ediyorum. Çünkü son, sonradan geriye dönülerek anlamlanıyor, kesinleşiyor. Resimdeki oyunda ise bir beklenti var… Bu resimde, o çocuksu kaybedip bulma oyununda, geleceğin dehşetini erteleyen kuvvetli bir “sen” çağrısını duyuyorum aynı zamanda. Yazının beklentisi de bu zaten. Çok mu geç? Bir bakıma öyle, kaderin başkalığı beni de seni de terketmiş. Ama bu resimlerdeki başkalığı, örneğin bir başka resimde, bir kız çocuğunun sınır çizgisine kadar gidip gördüğü, görüp de de bize anlatamadığı bir başka dünyayı dile getirmek için geç olmayabilir. Yabancılığın payından duyulan umut gene.” 

Meltem Ahiska, “Deniz Bilgin/Ressam” kitabından *son tablosunun ismi gibi, 5.kattan kendi göğüne düştü, "Deniz"

Minareden at beni, in aşağıda tut beni* Ressamın ölmeden önce çizdiği son resim
   

13 Temmuz 2012 Cuma

Kandırmak

Sonra, bir gün, öylesine, değişiklik olsun diye, halk ekmek fırınına uğradım, mümkünse, tam buğdaylı kandıralı kandırılma ekmeği ver, dedim ustaya. Dişlerinin arasından gördüğüm altınla birlikte, sırıtarak: "Bu aralar bu çok gidiyo abla, ocağa incir ağacı diktiriyomuş, gelecek beklentili gazı şıp diye indiriyomuş, dedi." ver bi' tane o zaman dedim ve ayrıldım, ne de olsa ben bir halktım.

10 Temmuz 2012 Salı

Görüyor musun?

Yarasıdır her toprağın şehre bıraktığı ve bilinmez zamanlarda kalan her biçare nefer gibi toprağa birkez daha düşecek olan son cemredir. Belki kendiliğinden yeşerecektir cebren ve hilen bir yola başvurulmazsa, belki de aslına sadık kalarak köküyle bütünleşecektir. yasa dışı bir yolculukta gidip duran bir skandal yöntem olarak kullanılmazsa o da batmayacaktır gün ışığını dünyaya sızdırana kadar. Kalbine bir bıçak saplanmazsa eğer, o da senin benim gibi ya da nefes aldığını gösteren her canlı nesli gibi bir nehir canlılığında akıp gidecektir. Kuyruklu yıldızı görüyor musun der, ardından gelen biri yanındakine, eğer o da derse ki, uzakta nokta şeklinde bir şeyler gördüm ama o kadar sadece o kadar… O an, hikayede insana dair anlatılanlarda bir yerler eksik kalmış demektir. O anda bir şeyler zamandan karşılıksız ve bağlantısız olarak uçup, bilinmeyen bir evrene doğru yol almış demektir.

Gotik, Feminist Kara Kalem-Judith Weratschnig

The Beat Of Money-2000
Gotik feminist kara kalem sanatçısı Judith Weratschnig'in sanatını genel anlamda etnik gotik sanat türü olarak tanımlayabiliriz. Sanatında daima gotik roman kapaklarını andıran işler bulabiliriz. Avusturyalı sanatçı dünya genelinde birçok metal grubu için de işler üretiyor. 

Manipulation-2000

Warrior-1998

Energy Feeding-2001

Kapitalizm üzerine eleştirisel yapıtı The Beat of Money adlı çalışmasında finans kapital aklın kadını sadece metasal bir araç olarak görmediği aynı zamanda ellerini kollarını bağlayıp aslında özgür gözüken bir sınırsal seçimler hanesine mahpus kıldığını gözler önüne seriyor. Özgürlük aslında sadece sınırları çizilmiş bir hat içinde olan bir özgürlük oluyor ve reklamlar aracılığıyla gösterilmeyen bu metasal anlayış an be an kadın bedenini çürümeye zorluyor. Manipulation adlı çalışmasında direkt önümüzde durduğu haliyle de bu çürümenin kadını en sonunda nasıl bir kuklaya çevirdiğini de bu haliyle anlayabiliyoruz. Warrior'da ise kadının yalnız kaldığı bir hücre-i zamanda, kapitalizm ve ataerki tarafından kuşatılmışlığın doğal bir sonucu olarak; kılıcını kuşanan, miğferini, zırhını takan bir Amazon edasında nasıl bir savaşım verdiği tüm boyutlarıyla ortaya çıkıyor. Aslında her birey gibi özgürce kendini ifade edecek yerde şu kıyafeti giyme, şu tarz yürüme gibi halkın içindeki toplum zabıtaları tarafından da kadının nasıl engellendiği ve bir süre sonra bu söylemin içselleşerek bu kor savaşta kadınlara aşılanmaya çalışılan bir otokontrol mekanizması görevi gördüğü hemen kendini belli ediyor. 2001'deki eseri Energy Feeding'de en başta belirttiğim olayın farklı bir alegorik çalışması görünüyor belki de. Bir şekilde bizlere vaat ettikleri sınırlı özgürlük dünyasında seçtiklerimiz ve zevklerimiz yeniden bu çarkın dişlilerinin hareket etmesini sağlıyor, eğer bu düzen bir ağaçsa yediğimiz de içtiğimiz de hatta boşaltımını yaptığımız bok bile aynı düzenin öğütülmesinden başka bir işlev görmüyor.

9 Temmuz 2012 Pazartesi

Dünyada devletin olmadığı tek yer

Antarktika. kimsesizlerin kimsesi. Tayyipsiz hava sahası. polissiz, jobsuz, hapishanesiz, katliamsız, kadına şiddetsiz, lgbtye hiddetsiz yer. Ama oranın da altında feci doğal kaynaklar var. Buzlar erimeye görsün İngiltere'den başla, fransız mösyölerine kadar hepsinin ağızları sulanır. suladıkları yerde de şiddet olur, oranın doğal güzelliği karşısında gülümseyen dudaklar zehir akıtır, hırs olur, kâr olur, muhafazakâr olur. Bu iş de adamını kayırma kadrolaşma çerçevesinde muhafaza-"kârlı" olur. Ütopya sonu, bitmiştir. Evet, yine kötüler kazandı.

Simone de Beauvoir’da Adet Kanaması-Zeynep Direk

Vücut dünyada, aslen hareket ve akışkanlık olan bir durumdur. Varoluş felsefesi fenomenolojik öncüllere dayanarak bizi vücudun mevcudiyeti ile bir nesnenin varlığı arasındaki farkı düşünmeye yöneltmiştir. Vücut hem dünyadan beslenen ve onunla iletişim halinde olan bir organizmadır hem de insani dünyada sınırları dondurulmuş her hangi bir nesne gibi nesneleştirilebilir bir varlık olarak belirir. Vücudu, Merleau-Ponty ve Simone de Beauvoir gibi “dünyada bir durum” olarak ele aldığımızda, mevcudiyeti her zaman cinsiyetli/zaten çoktan cinsiyetlendirilmiş olarak buluruz. Lacancı psikanaliz cinsiyet farkının sembolik düzene giriş öncesinde varolduğunu yadsıyacaktır; sembolik düzen öncesinde çocuk için anne ile baba arasında bir fark yoktur. Foucault da cinsiyetin doğallığından şüphe etmiştir, onu takip eden Judit Butler daha da ileriye giderek nihayetinde “doğa” da bilimsel ve kültürel bir kurgudan ibaret değil midir diye sorar. Feminist kuram cinsiyetin salt biyolojik bir veri mi yoksa salt toplumsal ve tarihsel bir kurgudan, kültür içinde bir olma tarzından mı ibaret olduğunu çok sorgulamıştır. Ne var ki, cinsiyetli varoluş, ister salt biyolojik bir veri isterse sırf toplumsal bir kurgudan ibaret olarak ele alınsın, bedene ilişkin belirlenimci bir konumu işgal etme riskine sürekli bir biçimde girilir. Sonuç olarak biyoloji bilimi de, ataerkil kültür de bedeni nesneleştirir. Halbuki varoluşçuluk açısından bakıldığında, “dünyada bir durum olarak vücut” ona ne içerden ne de dışardan dayatılmış bir nesnel yapıya indirgenebilirdir. Simone de Beauvoir’ın İkinci Cinsiyet’te1  kadını “durum”undan yola çıkarak ele alışını takip ederek hem somut bedenin kendisini nasıl her zaman toplumsal ve tarihsel olarak bir durum içinde bulduğunu ve kendi deneyimlerini bu durum içersinde anlamlandırdığını fenomenolojik olarak araştırabilir hem de bu durum üstünde yapılan bir düşünümden doğan feminist bilince ve eyleme onu dönüştürme özgürlüğünü tanımış oluruz.

İkinci Cinsiyet’te Simone de Beauvoir özgürlüğün ve aşkınlığın içkinlikte ketlenmiş olduğu bir kadınlık durumunu tasvir etmektedir. “Kadın doğulmaz kadın olunur” sözü, elbette “nasıl kadın olduk?” sorusunu, geçmiş kipindeki bu soruyu doğuracaktır. Ve ardından da başka soruları: Nasıl kadın oluyoruz? (Şimdiki zamandaki olma sürecimiz hakkında bir soru); Kadın olmalı mıyız? (Cinsiyet/toplumsal cinsiyet seçilebilir mi?); Nasıl kadın olabiliriz? (Cinsiyet farklılığını yaşama tarzımızı serbestçe icad etmemiz mümkün mü?) vs. Iris Marion Young, “Dizisellik olarak Toplumsal Cinsiyet: Kadınları Toplumsal bir Kollektif Olarak Düşünmek” adlı yazısında Simone de Beauvoir’ın “Kadın doğulmaz kadın olunur” sözünü yorumlarken Sartre’ın 1961 tarihli Diyalektik Aklın Eleştirisi’nde bulunan “atıl-pratik” (pratico-inert) ve dizisellik (serialité) gibi kavramlara müracaat eder. Feministlerin Beauvoir’ın bu sözünde ima edildiğini düşündükleri “toplumsal cinsiyet” kavramı, Young’a göre, atıl-pratik yapılarının bulunduğu bir alan olarak ele alınmalıdır. Dünyada bir durum içinde olduğu söylenen vücut, cinsiyetli mevcudiyet, bir takım atıl pratiklerin, yani önceki kuşakların praksislerinden doğmuş, onların dünyevi varoluşlarını etkili ve belirleyici bir biçimde dokumuş olan eyleme ve davranma biçimlerinin, kurumların bir ürünüdür. Atıl pratikler şimdiki zamanın kültürüne içkin olan, donmuş, çökelti haline gelmiş pratiklerdir. Örneğin kadın ve erkek arasındaki işbölümü, yani kadınlar kamusal hayatta varolmadan önce geçerli olan işbölümü (kadının evde çocuk bakması, temizlik yapması, erkeğin ise dışarda çalışması ve evi geçindirmesi) kadınlar da dışarda çalışmaya ve evlerini geçindirmeye başladığı halde ev hayatı üstündeki belirleyici etkisini sürdürmeye devam eder. Simone de Beauvoir için kadının biyolojik durumunun onun için bir handikap teşkil etmesinin sebebi, bu durumun görüldüğü ataerkil bakış açısı ve onun içinde bulunan atıl-pratiklerdir. Simone de Beauvoir bu bakış açısı yüzünden genç kızın ergenliğe geçişini işaretleyen adet kanamasının bedenin bir olumlanması, yetişkin kadınlığın kutlanması anlamıyla yaşanamadığını, aksine bir lanet, bir esaret gibi deneyimlendiğini vurgular. Bu yazının devamında İkinci Cinsiyet’in adet kanaması tecrübesine ilişkin olarak yaptığı fenomenolojik betimlemeyi yakından takip ederek Simone de Beauvoir’ın bu konuda söylediklerini geliştirmeye çalışacağım.



 Simone de Beauvoir genç kızın vücudunun ergenlik çağında geçirdiği değişimleri anlatırken bedenin ergenlikteki kırılganlığından sözeder. “Dişi organlar hassastır, kolayca zarar görebilirler, tuhaf ve rahatsız edici olan göğüsler adeta vücudun ön tarafında oluşan bir kamburu andırırlar.” Genç kızın vücudundaki göğüsler niçin adeta bir kambur gibi tasvir edilmiştir? Onlar büyürken vücudun dışarı doğru yaptığı çıkıntı, vücut şemasında daha önce olmayan bir organın artık varolması, hareket edebilirliğin ve incinebilirliğin sınırlarını da değiştirir elbette. Ama bir de bu kırılganlığı toplumsal cinsiyet açısından düşünmek gerekir. Büyümeye başlayan göğüsler, çocuk ile kadın arasındaki geçiş noktasında bulunan bir ara varlığa işaret ettikleri için toplumsal bir kırılganlık, bir özürlü oluş, bir kambur doğmaktadır. Genç kız çocukken tabi olmadığı düzenlemelere tabidir artık, bedeninin kendiliğindenliğinin yerini, erkek bakışının arzu nesnesi olabilecek, herhangi bir saldırganlığı kışkırtmaması için sınırları çok iyi denetlenmesi gereken, ketlenmiş bir varlık alır. “Vücut hızlı hareket ettiğinde göğüsler varlıklarını sallanarak, acıyarak hissettirirler.” Koşan bir insanın bedeninde pek çok organ sallanır ve acır elbette. Ancak buradaki fiziksel rahatsızlığa eşlik eden bir utanç da vardır, bu sallantının veya et çalkantısının dışardan görünür olduğu bilgisinin verdiği yüz kızarması, kendi bedeninin görünürlüğünden duyulan bir ıstıraptır. Duran, sallanmayan, şekillendirmiş bir taşı, bir heykeli andırmalıdır kadınlıkta beden, aksi halde dişi beden bir cürete, bir meydan okumaya dönüşür. Simone de Beauvoir genç kızın ergenliğini anlatırken “Bundan böyle kadının kas gücü, dayanıklılığı ve çevikliği erkeğe kıyasla daha az olacaktır” der.3 Bunun sebebi toplum içindeki hareketlerin seyredilirliğinin verdiği kendini geri çekme hali, görünürlüğün deneyimi midir, yoksa vücuttaki kimsayal değişiklikler mi? Ona göre, ergenliğe girmiş olan kızın bedenin sergilediği fark kimyasal değişimlerin yaşanış biçimindedir. “Hormon salgılarının düzensizliği sinirsel ve vazomotor bir dengesizlik yaratır”.4  Hormonları olan her varlık düzene ve düzensizliğe maruz kalacaktır, burada asıl belirleyici olan genç kızın kadın bedeninin döngüsel hormonal ritmine karşı takınacağı tavırdır. Simone de Beauvoir şöyle yazıyor: “Adet krizi ıstırap vericidir: baş ağrıları, kırıklıklar, karın ağrıları normal etkinlikleri zor hatta imkânsız kılar; bu rahatsızlıklara sıklıkla ruhsal sorunlar da eklenir; sinirli, huzursuz, kadının her ay bir yarı yabancılaşma halinden geçmesi sıklıkla vaki olan bir şeydir; merkezlerin sinir sistemini ve sempatik sistemi her zamanki gibi denetleyeceğinin bir güvencesi yoktur; dolaşım rahatsızlıkları, vücutta bulunan bazı toksik maddeler, bedeni kadın ile dünya arasına koyulmuş bir ekran; ona basan, onu boğan ve dünyadan ayıran yakıcı bir sis, içinde kaybolup gittiği bir bulanıklık haline getirirler.”5  Belli ki vücutta meydana gelen fiziksel ve kimyasal değişiklikler, kadının dünyayı bedeniyle tutuşuna bir darbe indirir; vücut dünyanın tenine tensel bir ilmek, onunla içerden bir bağlantı, sağlam bir tutunmuşluğa, demir atmışlığa bağlı bir hareket yeteneği, aydınlık görme ve anlama biçimi olmaktan çıkar. Artık beden sanki kendisini aşan güçlerin yansıdığı bir aynaya, anlaşılmaz bir filmin görüntülerinin aktığı bir ekrana, öznesi olmayan duyumlara, puslu bir haleti ruhiyeye dönüşmüştür. Kadın, beden ve dünya birbirinin dışında olduğunda varoluş da bir akışa, bir sise benzer. “Bu sızlayan edilgin ten boyunca tüm evren çok ağır bir yüktür. Ezilmiş, sulara gömülmüş, boğulmuş, dünyanın geri kalanına yabancılaşmış bu ten, kendisine de yabancı hale gelir. Sentezler çözülür, anlar artık birbirine bağlı değildir, başkası artık yalnızca soyut bir biçimde tanınır; akıl yürütme ve mantık melankolik hezeyanlarda olduğu gibi el değmeden kalmışsa bile, organik karışıklığın bağrında patlak veren tutkusal kanıtların hizmetine sokulmuşlardır.”6 Dünyaya yabancılaşan ten kendisine de yabancılaşır, ben’ini bir anın ötesinde bulamadığından, zamansal devamlılığı kuramadığından; bireyleşme, kişileşme imkânını da yitirir böylece. Geriye kalan diyakroniden, ayrık zamanlılıktan başka bir şey değildir.  Başkasıyla ilişki de çökmüştür bir bakıma, çünkü bilinçlerin birbirini tanıması için geçilmesi gereken karşılıklı sınama ve mücadele senkronik bir zamanı varsayar. Anda birlikte olma yalnızca bilinçlerin birbirini soyut tanıması olduğunda gerçek bir öznelerarasılıktan söz edilemez. Soyut birbirini tanıma belki de yalnızca birini önceden beri tanıyor olduğumu söyleyen bir hatıradır. Akıl şimdiki zamandaki tutkusal kanıtların hizmetine girmiştir, çünkü sentezlerin çözülmesi, zamanın eklemlerinden kopmasıyla gelecekteki ereğini yitirmiştir. Kısacası denebilir ki, adet kanaması gören bir genç kız için ne Descartes’ın metafiziği ne de tinin mutlak bilgiye doğru Hegelci bir seyahati mümkündür. Cogito’nun bir andaki kesinliğinden ibaret bir hezeyanlar alemine mahkum olmuştur o. Şu farkla ki, bu cogito bedenini askıya alamaz, düşünsel süreçlerden bir ben’in varlığına da hükmedemez. Onun düşüncesi ben’ini bulamama halidir. “Bu olgular son derece önemlidir: ancak kadının onlara verdiği ağırlık, onların bilincine varma tarzına dayanır”7  diye yazmış Simone de Beauvoir. Peki bu olguların bilincine varma tarzımız ne olmalı?

Betimlemenin bir başka noktasında sıra ergenlik dönemindeki erkek çocuk ile ergenlik dönemindeki kız çocuğu karşılaştırmaya gelir: Genç erkeğin erotik itkileri onun bedeniyle gururlanışını doğrulayacaklardır. Genç kız da arzularını üstlenmeyi başarabilir: ancak sıklıkla bu arzular onun için utanç verici bir karakter taşırlar. Bedeni bütünüyle rahatsızlık çeker.8  Çocukken vücudunun “içlerine” karşı bir güvensizlik duymuş, bu uykudaki derinliklerin varlığına gerçekten inanmamıştı, işte bu red adet krizine onu tiksinç kılan şüpheli bir karakter vermiştir. “Adet esareti (la servitude menstruelle) yol açtığı psişik tavır dolayısıyla ağır bir handikap haline gelir.”9  Bazı dönemlerde genç kızın başının üstünde dolaşan “tehdit” ona öyle tahammül edilmez görünebilir ki, kanama geçirdiği anlaşılacak, kan görünür olacak, bahtsızlığı bilinecek diye korkarak tüm yarışlardan, tüm zevklerden vazgeçer. Bu bahtsızlığın uyandırdığı dehşet organizmada yankılanır, psikosomatik etkiler yaratır ve onun rahatsızlıklarını ve acılarını arttırır. Adet kanaması bedende psişik olan ile fiziksel olan arasında bir mesafe olmadığını gösteren bir sınır durum olduğu için de dikkate değerdir: “Dişi fizyolojinin karakteristiklerinden birisi endokrin salgıları ile sinir sisteminin düzenlenmesi arasındaki sıkı ilişkidir: bunlar arasında karşılıklı birbirini etkileme vardır; bir kadın vücudu –ve tekil bir biçimde genç kız vücudu— histerik bir bedendir, yani psişik yaşam ile onun fizyolojik gerçekleşmesi arasında bir mesafe yoktur.”10  Ergenlik sıkıntılarının keşfinin yarattığı altüst oluş, bunların kültürde olumlu bir biçimde konuşulmasının imkanının da bulunmaması, bastırılmışlık ve dilsizlik, genç kızın ruhsal yaşamını da bedensel yaşamını da şiddete maruz bırakır. “Artık bedeni tedirginlikle gözetlediği bir şüphelidir, ona hasta görünür : hastadır”.11

Kültürü dönüştürmek, bedenlerimizle yeni sembolik ilişkiler kurmak, dünyada bulunduğumuz durumun akışkanlığını ve döngüselliğini, doğurganlık kapasitemizi olumlamak adet kanamasını da bir esaret, bir utanç, bir kir, bir hastalık olmaktan çıkarabilirdi. Televizyon reklamlarında karşılaştığımız adet gördüğü halde kullandığı ped sayesinde gündelik yaşamında hiçbir şeyden geri kalmayan kadın temsilleri, çağdaş kültürün gözünde bu kanamanın aslında olmadığını, hiçbir şey fark ettirmediğini, bir başka tüketim gereği yaratmaktan öte bir anlam taşımayan fiziksel bir sıkıntı, bir anomali olduğunu ima ediyorlar. “Cinsiyet farklılığı yoktur, asıl mesele toplumsal cinsiyetten ibarettir” diyen feministlere diğerleri öfkelenerek “Ama ben regl oluyorum” diye yanıt vermişlerdir, oysa belki de tartışılan şey bu çıplak olmayan, görünür olmayan, lafı edilmeyen olgu değil, onun hangi anlamlarla, nasıl yaşandığıdır. Herhalükârda, cinsiyetli bedenin farklı deneyimlerini önemseyen feministler tabuları yıkacak ve kadınları özgür ve kendileriyle barışık kılacak yeni anlamlar yaratmaya çabalıyorlar.
1  Simone de Beauvoir, Le Deuxième Sexe, Gallimard, 1949.
2 Iris Marion Young, “Gender as Seriality: Thinking Women as a Social Collective”, Intersecting Voices, Princeton NJ: Princeton University Press, 1997.
3 Le Deuxième Sexe, Cilt I., s.373.
4 A.g.e.
5 A.g.e.
6  A.g.e., s.374.
7  A.g.e.
8 A.g.e., s.377.
9 A.g.e.
10 A.g.e.
11 A.g.e., s. 378.

Enhanced by Zemanta

8 Temmuz 2012 Pazar

Duygu Asena ve Murathan Mungan'ın eserlerinde erkekler ağlamaz söylencesi


"Kadının Adı Yok" kitabından küçük Duygu'nun "erkekler ağlamaz" söylencesi üzerinden ağlama kavramını sorgulama süreci:

"İçimden ağlamak geliyor ama ağlamıyorum. Ağlamak kötü bir şey. Arkadaşlarımın babaları oğullarına sürekli "erkekler ağlamaz" diyorlar;bunu dediklerine göre ağlamak doğru değil. Peki ama ağlamak iyi bir şey değilse neden kızlara yasak değil? Acaba kızların kötü bir şey yapmaları doğru da  erkeklerinki mi değil? Ya da kızlar için ayrı erkekler için ayrı kötü şeyler mi var? Ama bu olamaz, kötü kötüdür, bazıları için iyi olan, bazıları için kötü olabilir mi?"




Bu sefer bu kavramı sorgulayan Murathan Mungan ve karakteri bir erkek, Ali.

 "Ne zaman kendi ağlamaya kalkışsa, "erkekler ağlamaz!" diye azarlanıyordu. Erkeklere yasaklanan ağlamanın, halalarına bu kadar serbest olmasını hiç adil bulmuyordu."

5 Temmuz 2012 Perşembe

Burası Canik, Geleceksizlik Burada!

Son Samsundaki sel afeti ve sonrasında beliren görüntü, ölen insanlarımızın ardından acaba hangi gelecek söz konusu?

Camille Claudel- Bu Kadar Yalnız Kalmak İçin Ne Yaptım?


1880'li yıllarda Camille Claudel İngiliz çağdaşı Jessie Lipscomb ile bir atolye tutarlar
Onların, heykel yaratı sürecinden bir bölümü görüyoruz.

”Akıl hastanesi! evim diyebileceğim bir yere sahip olma hakkım bile yok! Onların keyfine kalmış işim! bu, kadının sömürülmesi, sanatçının ölesiye ezilmesi… Mahsus kaçırdılar beni, onlara tıkıldığım yerde fikir vereyim diye, yaratıcılıklarının ne kadar sınırlı olduğunu biliyorlar çünkü.

Kurtların kemirdiği bir lahana gibiyim şimdi, yeni filizlenen her yaprağımı büyük bir oburlukla mideye indiriyorlar…

Bilmiyorum, kaç yıl oldu buraya kapatılalı, ama tüm hayatım boyunca ürettiğim eserlere sahip çıktıktan sonra şimdi de kendilerinin hak ettikleri hapishane hayatını bana yaşatıyorlar…

Bütün bunlar Rodin şeytanının başının altından çıkıyor, kafasında bir tek düşünce vardı zaten kendisi öldükten sonra benim sanatçı olarak atılım yapıp onu aşmam, bunu engellemek için de yaşarken olduğu gibi ölümünden sonra da ben hep mutsuz kalmalıydım… Her bakımdan başarıya ulaştı işte! bu esaretten çok sıkılıyorum… eve hiç dönemeyecek miyim, Paul?”

“Bu kadar yalnız kalmak için ne yaptım?”


(Camille Claudel’in akıl hastanesinden oyun yazarı kardeşi Paul Claudel’e yazdığı mektup)



Enhanced by Zemanta